“Daha iyisi bulunana kadar demokrasi insana en uygun yönetim biçimidir.” Demokrasinin dayandığı en temel prensip, kuvvetler ayrılığıdır. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız, ama birbirini kontrol ederek bütünlüğü oluşturur. Bu kuvvetler ayrılığı “temsilde adalet, yönetimde istikrar” olarak tanımlanır. Toplumun hemen her kesiminin parlamentoda temsil edilmesiyle adalet ve istikrar sağlanabilir ancak.
Celal ÇETİN (14 Aralık 2011)
“Daha iyisi bulunana kadar demokrasi insana en uygun yönetim biçimidir.” Siyasetbilimciler en basit biçimde demokrasiyi böyle tanımlar.
Demokrasinin dayandığı en temel prensip, kuvvetler ayrılığıdır. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız, ama birbirini kontrol ederek bütünlüğü oluşturur. Bu kuvvetler ayrılığı “temsilde adalet, yönetimde istikrar” olarak tanımlanır. Toplumun hemen her kesiminin parlamentoda temsil edilmesiyle adalet ve istikrar sağlanabilir ancak.
Ancak bazen bir partinin tek başına iktidara gelmesi ile en temel prensip kaybolur, ne temsilde adalet ne de yönetimde istikrar kalır. Yasama ve yürütme o partinin eline geçer. İşte böyle durumlarda o iktidarı rayında tutabilecek tek kuvvet olarak yargı kalır.
Bu parti eğer demokrasiyi amaç değil de araç olarak kullanacağını açık açık itiraf etmişse, yılların birikimi kin, nefret, intikam duygusu, cehalet, kültürsüzlük, “her konuda” açlık iktidar gücü ile birleşmişse ülkeye tek başına hakim olabilmek için “her yolu mübah” sayar. O partinin gittiği yolun tek bir adı vardır: Diktatörlük…
O partinin ilk yapması gereken, gerektiğinde kendisine “hayır” diyebilecek yargıyı ele geçirmek olacaktır.
O parti aslında diktatörlüğe gittiğini herkesin bildiğinin farkındadır.
O parti aslında diktatörlüğün demokrasiyi yok ettiğinin farkındadır.
O parti aslında diktatörlüklerin ulusal devletlere yıkım getirirken uluslararası sermayeye ve güç odaklarına hizmet ettiğinin de farkındadır. Örneğin BOP çerçevesinde 26 ülke ile birlikte Türkiye’nin de sınırlarının değişmesi için diktatörlere ihtiyaç vardır. Kimi ülkelerde askeri diktatörler, kimi ülkelerde sözde demokratik yollarla yönetime gelmiş sivil diktatörler. Tek fark, birinde toplum silah zoruyla teslim alınırken diğerinde dinin istismar edilmesiyle, açlıkla, sadaka kültürüyle, beyinlerin yıkanmasıyla teslim alınır.
Ve o parti aslında diktatörlüğün darbe olduğunun, darbelerin suç teşkil ettiğinin, dikta sistemlerinin yıkılması durumunda diktatörlerin ve şakşakçılarının başına neler geldiğinin de çok iyi farkındadır. Ve Arap Baharı’nın rüzgarına kapılıp giden diktatörlerin bir kısmının sözde seçimlerle gelen siviller olduğunun da farkındadır.
Bu farkındalıklar kendi “başlarını” kurtarmak için yargıyı tamamen partilerinin bir yan kuruluşu haline getirmeyi zorunlu kılar. Yerel yargının bir kısmı cemaatler eliyle büyük ölçüde kontrol edilmektedir. Ama hala bir kısım yüksek yargı mensupları “gavurluk” yapmaktadır. O zaman yüksek yargıya da kendi adamlarını seçmekten başka çare yoktur. Bu nasıl yapılabilir? “Yasaların anasını değiştirerek…”
Yasaların anasını değiştirdiğiniz andan itibaren o partiye kimse “hayır” diyemez. Demokrasinin başına “etnik” ve dinsel” ibaresini getirebilirler. Başkent kağıt üzerinde o ülke içinde görünse de fiili olarak yönetim emperyalist devletlerin başkentlerine geçebilir. Devletin yapısı değiştirilerek federasyona geçilebilir. “İleri demokrasi, özgürlükler” adına yeni azınlıklar yaratılabilir ve toplum küçük parçalara ayrılabilir. Devletin kurucu felsefesi ortadan kaldırılarak yerine dini ve etnik felsefe konabilir.
O toplumun yarıdan fazlasının o partiye oy vermemesi, yarıya yakın vatandaşın siyasi tercihlerinin parlamentoya yansımaması o parti için sorun teşkil etmez. Bilakis dikta yönetimi için bu adaletsiz sistemin getirdiği bölühmüşlüğün sürmesi gerekmektedir.
Evet, diktatörler güçlerinin daim olacağına inanmıştır. Ama tarihin mezarlığı Firavunlar ve Firavunlar’a özenenlerle doludur. Olan halka olmuştur. Özgürlükleri elden gidince sığınacakları bir güç aramışlar, ama bulamamışlardır. Alkışladıkları diktatörler hepsini yok etmiştir çünkü…