Celal ÇETİN
Bütün dinler yayılmak ister. Bu amaçla tarikat-cemaatleri, dini oluşumları ve örgütleri kanalıyla “misyonerlik faaliyetlerini veya tebliğ görevlerini” sürdürür. Bu faaliyetler ve görevlerde genellikle demokrasi, hukuk, adalet, özgürlükler, laiklik gibi ilkelerin tanınmadığı coğrafyalar hedef alınır. Bunun temel sebebi, bu coğrafyaların farklı etnik, dini ve mezheplerin yaşadığı yerler olmasıdır.

Bu tanıma en uygun coğrafyalardan birisi Ortadoğu’dur.
İslam’ın ortaya çıktığı Ortadoğu; bir yandan bölgede yaşayan ülkelerin siyasi rekabetine, diğer yandan İslam’ın farklı yorumlarının (mezhepler) çatışmalarına sahne olan bir bölgedir. Bu iki faktör zaman içinde İslam’ın siyasallaşması sonucunu doğurdu.
Bölgede din-siyaset ilişkisi; İslam’dan öncesi ve sonrası ile ilişkilidir. İslamiyet öncesi Arap coğrafyasında bildiğimiz anlamda bir devlet yapısı yoktu. Hz. Muhammer’in şahsında devlet sistemi denebilecek bir yapı oluştu. Bu yapının anayasasını ve yasalarını ise ayetler oluştururken “devlet başkanlığı” görevini Hz. Muhammet üstlendi.
Peygamber’in hayata gözlerini yummasından sonra “Güce kayıtsız şartsız itaat” karakterine sahip Arap coğrafyasında 3 halife çevresinde gelişen siyasi eksenli çekişmeler, İslam’ın da siyasallaşmasına yol açtı. Buna süreç içinde bölgenin emperyalizm tarafından kullanılması, bazı ülkelerin sınırlarının suni olarak çizilmesi, liderlik ve milliyetçilik ayrışmasının eklenmesi ile “siyasal İslamcılık” Hz. Muhammed dönemi İslam anlayışından oldukça uzaklaşmış oldu.
TARİKAT-CEMAATLER DÖNEMİ
İslam’ın siyasallaşması doğal olarak tarikat-cemaatlerin de önünü açtı. Her ne kadar; bir dinin içinde, özellikle İslamlıkta, tasavvufa dayanan ve kimi ilkelerle birbirinden ayrılan kollardan, Tanrı’ya kendine özgü bir tarzda, ayrı tarzlarda ulaşma iddiasındaki yollardan her birine tarikat dense de, zaman içinde ciddi farklılıklar oluştu.
Bu arada tarikat-cemaatler aynı zamanda muhafazakar siyasi yapıların oy depoları haline dönüşürken dini yaşam tecrübelerini ve toplumsal örgütlenme tarzlarını yenileme yoluna gitmedi. Bu “statükoyu koruma” direnci, farklılıkları zaman içinde tarikat-cemaatlerin hem birbirleri ile çatışmasına, hem İslamcı terör örgütlerine evrildi.

TERÖRİZM STRATEJİSİ
İslami radikal örgütler birbirleri ile bağlantılı olarak Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Uzak Doğu’da da örgütlendiler. Endonezya’da Masumi, Sri Lanka’da Tamil, Burma’da Arkan, Filipinler’de Ebu Sayyaf bu örgütlere örnektir. Farklı hedef ve ideoloji sahibi olsalar da İslami radikal örgütlerin ortak özelliği, büyük çoğunluğunun emperyalist Batılı devletlere ve bu devletlerin bölge çıkarlarını temsil ettiğine inandıkları İsrail’e karşı kurulmuş olmalarıdır. Ancak çoğu, süreç içinde ve farkında olmadan savaştıkları Batılı devletlerin kullanışlı maşalarına dönüştü.
Amerikalı tarihçi Walter Laqueur, terör yöntemlerinin sistematik olarak uygulanması olan terörizmi sabit bir düşünce sisteminden çok bir strateji olmasıyla açıklar ve şu tanımı yapar; “Terörizm bir ideoloji değil, çok farklı siyasi inançlara sahip insanlar tarafından kullanılan bir stratejidir. Sadece bir teknik doktrin değildir. Amaç içerir ancak değer içermez.”
Bu tanımdan hareketle terör örgütünün dini mi, siyasi mi olduğuna kanaat getirilirken sadece örgütün nihai amacına değil aynı zamanda örgüt yönetiminin örgüt mensuplarını motive etmek için kullandıkları söylemlere de bakmak gerekiyor.
Bir strateji olarak kullanılan terör yöntemlerinin genelde çok kültürlü, çok dinli ve etnik çeşitliliğe sahip toplumlarda ortaya çıktığını söylemek mümkündür.
AFRİKA LABORATUVARI?
Yasal veya yasadışı dini yapılanmalar için en uygun iklim; farklı etnik kimlikler, yerel siyasal kültürün homojen olmayan toplum yapısı etrafında şekillenmesi ve bu farklılıkların aşılmasında yaşanan sıkıntılardan oluşur. Bu faktörler ise milli kimlik oluşumunun önündeki en önemli engellerdir.
Diğer taraftan, etnik grupların çokluğu farklı inanç ve kültürlerin varlığını da beraberinde getiriyor. Birbirinden farklı etnik gruplara ait kalabalık nüfusun milli kimlik oluşumunu tamamlamadan bir arada yaşamaya başlaması kimi görüşlerin radikalleşmesinin, gruplar arasındaki farklılıkların netleşmesinin ve gerilimin sertleşmesinin yolunu açıyor.

El Kaide, Boko Haram örneğinden yola çıkarak, ilk olarak ortaya çıktıkları coğrafyada ulusal bir problem olarak görülen terör örgütlerinin etki alanının bu coğrafya ile sınırlı kalmadığı ve yakın coğrafyaları da etkilemeye başladığı söylenebilir. Terör örgütünün ulusal bir sorundan, önce bölgesel ve daha sonra küresel bir soruna evrilmesi küresel sorun haline dönüşüyor.
Bu anlamda örneğin kız çocuklarını kaçırma eylemleriyle tanınan Boko Haram terör örgütü, Nijerya için ulusal, Afrika kıtası için bölgesel, uluslararası sistem için ise küresel bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor.
TAİKATLER, AFRİKA, TÜRKİYE İLİŞKİSİ
Gerek Osmanlı İmparatorluğu, gerek Türkiye Cumhuriyeti döneminde tarikat-cemaatlerin çatışmaları, isyanları ve terör eylemleri eksik olmadı.
Sözkonusu tehditlerin kaynağı genellikle Ortadoğu kaynaklı oldu. Ancak Cumhuriyet Dönemi’nin ilk tarikat kaynaklı isyan/terör karışımı eylemler Afrika’dan ihraçtır. İki tarikat öne çıkar.
TİCANİLER

Ticanilik veya Ticaniye, Kuzey Afrika kökenlidir. 1780’lerde, Fas doğumlu Ebu’l Ahmed et-Ticani tarafından Cezayir’de kuruldu; Cezayir, Fas, Tunus, özellikle Senegal, neredeyse bütün Afrika’ya yayıldı. Türkiye’ye 150 sene sonra,1930’larda, Kemal Pilavoğlu yoluyla girdi.
Ebu’l Ahmed et-Ticani’yi rüyasında gördüğünü ve kendisine el verdiğini söyleyerek kendisine müritler edinen Pilavoğlu, diğer tarikat şeyhlerinin aksine hergün tıraş olan, takım elbise giyen, kravat takan, son model otomobillere binen, modern bir görünüm sergiliyordu.
Mürit sayısını arttırmak için eylemler organize eden Pilavoğlu, 4 Şubat 1949’da iki müridini TBMM’ye gönderdi. Bu iki kişi meclis oturumu başladığında Türkçe ezanı protesto etmek için bağıra bağıra Arapça ezan okumaya başladı. Olay basında büyük yer aldı, manşetlere taşındı. Ve Pilavoğlu tanındı.
Pilavoğlu tanındıkça “Hilafeti kaldıran Atatürk melundur, laiklik dinsizliktir” sözleriyle cehaleti sömürerek Cumhuriyet düşmanlığını güçlendirmeye başladı.
Pilavoğlu bu kez provokasyonuna Kırşehir’de devam etti. İki müridini Kırşehir’e göndererek Atatürk büstüne saldırı düzenletti.
28 Nisan 1951 tarihli Ulus gazetesine göre 1950’den 1951 yılına kadar Atatürk’ün büst ve heykellerine 9, manevi şahsiyetine 5, fotoğraflarına 1 kez olmak üzere 15 saldırı olayı gerçekleşmişti.
Din maskeli yobazların saldırıları artınca Demokrat Parti (DP) iktidarı 1951’de “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”u çıkardı.
Bu tarihten bir yıl sonra Pilavoğlu yedi yıl hapis, beş yıl sürgün, beş yıl da polis gözetimiyle cezalandırıldı.
Rüyasında kendisine el verildiğini iddia eden Kemal Pilavoğlu’nun sonu hapis olmuştu. 7 yıl yatan Pilavoğlu daha sonra Bozcaada’ya sürgüne gönderildi. Orada çocuk istismarıyla suçlandı, suçu kanıtlandı, Ankara’da yakalandı. Bursa’da yargılanma süreci başladıktan beş ay sonra öldü.
Ticanilerin provokasyonu İslamcı bazı Tarikat-cemaatler ve terör örgütleri için emsal oluşturdu. Sonrası, günümüze kadar uzanan ve çeşitli aralıklarla kendisini gösteren saldırılar süreci oldu.
NİJER DARBECİSİ TİCANİ

Uzun yıllar Fransa’nın sömürgesi olan Nijer’de darbeyle iktidara el koyan askerler Fransa’nın ülkeyi terketmesini istedi. Fransa reddedince Fransız askeri üslerini ablukaya aldılar, hava sahasını Fransız uçaklarına kapattılar. Askerlerine lojistik destek sağlama imkanı kalmayan Macron, elçisini ve askerlerini çekmeyi kabul etti.
Askeri yönetimin lideri General Abdurrahman Ticani, Batı Nijer’deki Ticani bölgesinden geliyor.
Ticaniler Afrika’da kolonyal güçlerle işbirliği içinde oldu ve rakiplerine karşı devletin (işgalci Fransa) gücünü ve otoritesini kullandı. Tarikatın kurucu pirin torunlarından, Sîdî Benamor olarak bilinen, İbn-i Umar, Eylül 1950 tarihli bir konuşmasında Nijerli müritlerine “Fransa’yı sevin” talimatı ile Kuzey ve Batı Afrika’daki Fransız işgaline destek vermişti.
Bugünkü askeri yönetim liderinin o günkü Ticaniler’den olup olmadığı belli değil.

SENUSİ TARİKATI ve ATATÜRK
Senusilik, Sidi Muhammed bin Ali es-Senusi’nin 1837’de Kuzey Afrika’da kurduğu dinsel ve siyasal hareket olarak bilinir.
Afrika’yı Müslümanlaştırmak hedefiyle yola çıkan Senusi Tarikatı’nın, Kuzey Afrika’nın tamamını etkileyen, Fransız ve İtalyan işgaline karşı mücadele eden ve Libya’da bir devletin kurulmasını sağlayan siyasi bir harekete dönüştü. Senusiler’in Atatürk’le yolu Libya’da kesişir.
3 Kasım 1911’de Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, Trablus Tümen Komutanı’na yazdığı bir mektupta, Mustafa Kemal’in bazı şeyhleri ve Senusileri teşkilatlandırmak için Calu’ya gittiğini, buradan topladığı yerli kuvvetleri Bingazi ve Trablus’a sevk edeceğini bildiriyordu.
Mustafa Kemal, Trablusgarp’ta şeyhler ve aşiret reisleriyle toplantılar yapıyor ve düzensiz kalabalığı teşkilatlandırmaya çalışıyordu bunların bir kısmına, din kardeşim, diye hitap ediyor ve kafirlere karşı savaşmaya çağırıyordu.

Milletvekilleri arasında Libya yerel kıyafetleri ile, Kasım 1920

Ankara’ya gelen Şeyh Senusi’nin kendisine hediye ettiği Libya yerel kıyafetleri ile
Senusiler, İtalya’nın 1911 Trablusgarp işgaline karşı direndiler. Mustafa Kemal ile Şeyh Ahmet Senusi cephede tanıştı. Şeyh Senusi, Birinci Dünya Savaşı boyunca Teşkilatı Mahsusa’da vazife aldı.
Mondros Mütarekesi imzalanınca, maiyetiyle birlikte Bursa’ya yerleşti. Rivayete göre Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da milli mücadeleyi başlattığında Bursa’da bulunan Şeyh Senusi rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Peygamber’in yanına yaklaşarak elini öpmek için ona yönelir. Hz Muhammed Senusi’ye sol elini verir ve şeyh onun sol elini öper. Daha önce rüyasında peygamberin sağ elini öpmüş olan Ahmet Senusi Hz.Muhammed’e, “Ey Allah’ın Resulü, neden sağ elini uzatmadın?” diye sorar. Hz. Muhammed, bu soruya “Sağ elimi Anadolu’da Mustafa Kemal’e uzattım; onun üzerinde” karşılığını verir.
Bunun üzerine Şeyh Senusi Mustafa Kemal’in başlattığı cihat hareketine katılmak için Ankara’ya gider. Mustafa Kemal Paşa; Şeyh Senusi’yi Doğudaki Kürt ve Arap aşiret reisleriyle Milli Mücadeleye destek vermeleri için görevlendirir. Şeyh Senusi bu vazifeyi başarıyla tamamlar.

Yeni vazifesi için Anadolu’dan ayrılırken şu açıklamada bulunur:
“Bugün İslam milletleri arasında en kuvvetli ve haşmetlisi ve dini vahdet ve idare yönünden en ümit vericisi Türk Milleti’dir. Binaenaleyh, bütün İslami harekat ve dayanışmanın kuvvet merkezi Türkiye olmalıdır.
Kahraman Türk Milletini bu yakın alaka ve yardıma, dayanışmaya ve bu çok mühim vazifeye ehil kılan birçok tarihi ve stratejik imtiyazlar vardır. Hilafeti temsil etmiş olması, bütün İslam aleminin kalbgahı olan Haremeyn ve civarının hadim ve hamisi olmak şerefine sahip bulunması ve bütün emanat-ı mukaddeseyi hala uhdesinde mahfuz bulundurması, asırlar boyunca İslam’ın alemdarlığını yapması ve onu, İlahi bir lütufla her türlü tehlike ve saldırıdan koruması ve nihayet hali hazırdaki tutumun hala ümid verici olması gibi sebepler, bu büyük milleti bugün de İslami hareket ve dayanışmanın ve İslam alemi için, düşünüp çırpındığımız topyekün bir kurtuluşun yegane kuvveti, rehberi ve lideri olmaya sevk etmektedir.
Türkiye’nin ve İslam Aleminin kurtuluşu Allah-ü Teala’nın izniyle, ancak Müslüman Türk Milleti sayesinde mümkün olabilir ve böyle olacaktır.”
Sonraki vazifesi Mustafa Kemal ile Şey Senusi arasında sır olarak kalsa da, Türkiye’den ayrıldıktan sonraki faliyetleri ipuçları veriyor.
Önce Şam’a giden Şeyh Senüsi’nin faliyetlerinden rahatsız olan Fransızlar, Şam’ı terk etmesi için zorladılar. Senüse Filistin’e geçti. Burada da İngilizler tarafından sakıncalı adam ilan edildi. Filistin’den Mekke’ye geçti, burada da Vahabi inancında olan İbn-i Suud tarafından istenmeyen adam ilan edildi. Mekke’den ayrılan Şeyh Senüsi, Yemen imamlığı ile Suud krallığı arasında tampon bir devlet olan Asir’e geldi. Burada Senusi şeyhlerinden İdris es-Senusi’nin torunu olan başka bir İdris es-Senusi hükümdardı. Asir’de layık olduğu hüsn-i kabulü gören Ahmed es-Senusi, 10 Mart 1933’te vefat edinceye kadar Asir’de kaldı.