Arka Yüzü

TEPKİ SIĞINMACILARA MI, SİYASİ SİSTEME Mİ?

By Eylül 18, 2023 No Comments

Celal ÇETİN

Türkiye’de uzun süredir “Suriyeliler ağırlıkta olmak üzere sığınmacılara yönelik tepkinin arttığı, düşmanlık noktasına ulaştığı” tezi işleniyor. Düşmanlığın “ırkçılık” üzerinden “İslamofobiye” dönüştüğü iddiaları dillendiriliyor.

Önce iki kavramın anlamına bakalım.

IRKÇILIK: Farklı bir ırk veya etnik kökene sahip oldukları için diğer insanlara yönelik önyargı, ayrımcılık veya düşmanlıktır. Irkçılık davranışını gösteren kişiye ise ırkçı adı verilmektedir.

İSLAMOFOBİ: Kelime anlamı olarak “İslam korkusu” demektir. İslam dinine ya da Müslümanlara karşı duyulan nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve kin besleme anlamına gelir.

Bu ülke insanı; tarihi geçmişinde her iki kavramı da benimsemedi. Dünya üzerinde belki de ırkçılık yapmayan tek millet Türklerdir.

Yine bu ülke insanı; tarihi geçmişinde dine saygı anlamında yine dünya üzerinde örnek gösterilebilecek bir hassasiyete sahipti.

Bu özelliklere sahip bir toplumsal yapının Suriyeliler’e veya diğer sığınmacılara “ırkçılık” ve “din korkusu” üzerinden düşman olması mümkün değil.

Kaldı ki; Cumhuriyet öncesi ve sonrası bu ülke PKK üzerinden bölücülükle mücadele etti. Türkiye üzerine planlarından hiç vazgeçmeyen küresel güç odakları, “PKK = Kürt” denklemi kurarak “Türk-Kürt çatışması” için her yöntemi denediler. On binlerce şehit verildi, her iki taraftan da on binlerce masum insan hayatını kaybetti, ülkenin ekonomik kaynakları terörle mücadeleye ayrıldı. Buna rağmen bu ülke insanı “Türk-Kürt olarak ayrıştırılma ve birbirine düşman olma” tuzağına düşmedi. Bu, bünyede ırkçılık geninin olmamasının sonucudur.

Bu arada; ırkçılıkla, kendi ülkesine sahip çıkma (milliyetçilik) kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Çanakkale Savaşı’nda, Türk İstiklal Savaşı’nda toplumun bütün kesimleri, ülkelerini emperyalizme karşı savunurken aynı siperlerde can verdi. Bu, vatanına sahip çıkmaktır.

Yine aynı savaşlarda toplumun bütün kesimleri “Allah Allah” diyerek düşmanın üstüne kor ateş olup yağdı. Bu, dini değerlerine bağlılıktır.

Kısaca; Suriyeliler üzerinden sığınmacılara yönelik tepkileri “ırkçılık ve İslamofobi” ile açıklamak mümkün değil.

KLASİK YÖNTEM: YAPAY DÜŞMANLIKLAR

Demokrasi dışı siyasi sistemlerin klasik bir yöntemi vardır; yapay düşmanlıklar yaratarak toplumun dikkatini o düşmana yönlendirmek ve arka planda daha rahat faaliyet gösterebilmek.

Türkiye’deki siyasi sistemin temel felsefesi ve dayandığı en güçlü argüman, “İslami değerler temelinde” bir yönetim anlayışı geliştirmekti. Bu anlayışın Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurucu felsefesine, bu milletin ruhuna, yaşam tarzına, yaşama bakış açısına, hatta dini anlayışına uymayacağı belliydi.

Bu ülke; “namaza gitmek üzere sabahın köründe camiye gitmek için evinden çıkanla, evine gitmek için sabahın köründe meyhaneden çıkanın sokakta selamlaşabildiği” bir hoşgörü ikliminde yetişti. Bu özellik sadece Cumhuriyet dönemine mahsus değil, Osmanlı’da da meyhane-cami dengesi özenle korunmuştur. Bir anlamda, tartışmaya açık olsa da Osmanlı’da laikliğin temel kuralı olan yaşam tarzına müdahale edilmiyordu denebilir. Kaldı ki, Osmanlı’da içki kültürü oldukça gelişmiştir. Cumhuriyet dönemiyle birlikte laiklik, tüm kurum ve kuruluşları ile devletin temeli, milletin anayasal hakkı haline getirildi.

Gerek Osmanlı’nın son dönemlerinde ve gerekse Cumhuriyet döneminde yapılan anayasalarda bir yandan toplumun temel değerleri korunurken, diğer yandan zamanın ruhuna uygunluk ilkesi uygulanmaya çalışıldı.

Tüm siyasi yapılar, partiler, hükümetler anayasanın, toplumun ve zamanın ruhuna uyum sağlamaya çalıştı, kendisini bu ilkelere göre yapılandırdı. Partilerin kurucu senetleri buna göre yazıldı.

2002’de ise çok farklı bir siyasi sistemle tanıştı Türkiye. Önceki siyasi sistemler, partiler bu ilkelere (cumhuriyetin kurucu felsefesi) uyumlu iken ve kendisini topluma göre şekillendirirken; ilk kez mevcut siyasi sistem kurulu düzene karşı çıkan, “kendisini topluma göre değil, toplumu kendisine göre şekillendiren” bir politika izlemeye başladı.

İslami hassasiyeti ideoloji haline getiren siyasi sistem, iktidara gelince sözkonusu hoşgörü iklimi kayboldu. Yavaş yavaş insanların yaşam tarzlarına müdahaleler başladı. Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu iradesi ve temel felsefesi erozyona uğratılırken tarikat-cemaatler eliyle sistem değişikliği girişimleri ağırlık kazandı.

Siyasi sistemin politik tercihleri netleştikçe toplumdaki huzursuzluk ve hoşnutsuzluk da ortaya çıkmaya başladı. Karşılıklı bir güvensizlik, tedirginlik süreci gün geçtikçe güçlendi.

Süreç içinde ekonomiden dış politikaya, eğitimden adalet sistemine öyle vahim hatalar yapıldı ki, toplumdaki güvensizlik ve tepki çatışmaya evrildi. İşin vahim tarafı; siyasi yapı, kuruluş felsefesinin toplumun genetik yapısına uyum sağlamayacağını bildiği halde kendi siyasi, etnik, dini, mezhep bakış açısına uygun politikalarına inatla devam etti. Bir anlamda toplumun en az yarısını yok saydı, görmezden geldi.

Zaman içinde siyasi yapının başarısız olduğu algısı güçlendi. 21 yılda ekonomik krizin derinleşmesi, vatandaşın yoksulluk sınırının bile altına düşmesi, siyasi yapıya yönelik yolsuzluk iddialarının artması, liyakatsız cahil kadroların makam mevki sahibi olması toplumun geri kalan yarısında da umutsuzluğu ve güvensizliği tetikledi.

Bu noktada siyasi yapı, kaybettiği halk desteğini geri kazanabilmek veya en azından erimeyi durdurabilmek için sık sık uyguladığı klasik yöntemi devreye soktu; yapay düşmanlar yaratarak kamuoyunun dikkatini başka tarafa yönlendirmek.

2002’den bugüne kadar kullandıkları yöntemdi. “Vesayet rejimi” söylemleri ile cumhuriyetin kurucu iradesini devredışı bırakmaya çalıştılar. “Dini hassasiyet” söylemleri ile muhafazakar kesimleri, laik ve hoşgörü iklimini savunanların karşısına çıkardılar. “Dış mihraklar, milliyetçilik” söylemi ile muhafazakar kesimleri milliyetçilik etrafında konsolide etmeye çalıştılar.

Ancak; siyasi yapının tüm bu söylemlerini yine kendi politikaları ile geçersiz kıldığı da görünüyordu. Dini hassasiyet, vesayet rejimi dediler, FETÖ gibi tarikat cemaatlerin önünü açtılar. Bu yapıların uluslararası uzantıları bilinen gerçeklerdi. Ki, 15 Temmuz’da bedelini çok acı ödediler. Milliyetçilik dediler, Türkiye’nin milli menfaatlerine halel getirecek iç-dış politikalar izlediler.

Siyasi yapıya yönelik eleştiriler ve tepkiler arttıkça korkuları da arttı. İdeolojik parti olamadıkları, siyasi meşruiyet kazanamadıkları için kırılgan bir yapı olduklarının farkındaydılar. Kırılganlıklarını onarabilmek, iktidar gücünü koruyabilmek ve erimeyi durdurabilmek için geriye iki yöntem kalmıştı;

1- Karşıdaki tepki bloğunun siyasi hareket etrafında birleşmesini önlemek için parçalara ayırmak. Yüzde 70, yüzde 30’dan büyüktür. Ama yüzde 70’i örneğin 5’e bölerseniz, yüzde 30 yüzde 14’ten büyük olur.

2- Toplumu küçük parçalara ayırarak ortak amaç ve hedefler etrafında birleşmelerini önlemek. Bugüne kadar bunu bir noktaya kadar başardılar. Ama, özellikle genç jenerasyonun yetişmesi ile birlikte bu plan geçerliliğini yitirdi. İmam hatipler üzerinden “dindar nesil” projesi geri tepti. Yani bu ülke insanını istedikleri gibi bölemiyorlar. O zaman geriye tek bir seçenek kalıyor; Suriyeliler özelinde sığınmacılar ile bu ülke insanı arasında gerilim yaratarak dikkatleri o yöne çevirmek.

İki taraf arasındaki gerilim ne kadar artarsa, muhafazakar kesimin konsolide edilmesi o kadar kolay olur. Sonuçta yine İslami hassasiyet devreye sokuluyor.

MAVİ VATAN-ARAP SAVUNUCULUĞU ÇELİŞKİSİ

Ancak ırkçılık söylemleri ile milliyetçilik söylemleri arasında bir çelişki ortaya çıkıyor.

Siyasi sistemin “ırkçılık” söylemi, “vesayet rejimi” söylemine benzer bir anlam taşıyor. Türkiye’nin bekasını, menfaatlerini, kurum ve kuruluşlarını koruma hassasiyeti, yani milliyetçilik duyguları “ırkçılık ve vesayet rejimi” söylemleri ile zayıflatılmaya çalışılıyor.

Oysa; “Mavi Vatan, dış güçler, terörle mücadele, FETÖ düşmanlığı” söylemlerinin, İHA/SİHA övünmelerinin temelinde Türkiye’nin milli bekası, güvenliği kaygısı yatıyor. En azından öyle bir algı oluşturuluyor.

Bu algıda samimiyet varsa, Suriyeliler özelinde sığınmacıların yol açtığı tedirginliğin paylaşılması gerekir. En azından, bu tedirginliği hissedenleri “ırkçılıkla, din ve Arap düşmanlığı ile suçlamak” yerine tedirginlikleri giderici ve toplumu sakinleştirici bir politika izlenmesi gerekirdi. Ki, siyasi sistemlerin asli görevi, hangi konuda olursa olsun toplumdaki gerilimi azaltacak çözümler bulmaktır.

Mavi Vatan söylemi ile “ırkçılık ve din/Arap düşmanlığı” söylemi yan yana olamaz. Ya birini tercih edeceksiniz, ya diğerini.

Sonuç itibariyle; bu ülke insanının tepkisi sığınmacılara değil.

Örneğin; 900 öğrencisi olan bir okulda 75 liraya 4 çeşit yemek için sadece 15 kişi başvuruyorsa, öğrenci karnını doyuramıyorsa,

Örneğin; üniversite öğrencileri kalacak yer bulamadığı için eğitim hakkını kullanamıyorsa,

Örneğin; toplum siyasi sisteme ve kurumlara güvenini kaybetmişse,

Örneğin; halkın büyük çoğunluğu geçinemiyorsa, enflasyonun altında eziliyorsa,

Örneğin; bugüne kadar izlenen tüm politikaların yanlış olduğu ortaya çıkmış ve fatura hala halka kesiliyorsa,

Örneğin; toplumda ahlaksızlık artmışsa, sokakların güvenliği kalmamışsa, yargıya güven sıfırlanmışsa,

Örneğin; insanların yaşam tarzına müdahale korkuları artmışsa,

Örneğin; bu ülke insanının geleceğe yönelik umutları bitmişse, kısa yoldan kendisini garanti altına alma derdine düşmüşse, buna rağmen hala “giderlerse gitsinler” denebiliyorsa,

Örneğin; devasa hastanelere rağmen tedaviye ulaşmakta güçlük çekiyorlarsa, doktorun ayırabildiği 3 dakika içinde derdini anlatamıyorsa,

Örneğin; kendisini sahipsiz ve terkedilmiş hissediyorsa,

Örneğin; kendisine verilmeyen önemin sığınmacılara verildiği duygusu yaşıyorsa,

Ve daha pek çok sorunun altında eziliyorsa, Suriyeliler’in ve diğer sığınmacıların yaptıkları bu ülke insanına batar.

Tepki aslında Suriyeliler’e değil. Tepki, ülkenin içinde bulunduğu şartlardan sorumlu tuttukları siyasi sistemedir.

Siyasi sistem, bu tepkinin yönünü değiştirmek için Ümit Özdağ ve Zafer partisi üzerinden ve Suriyeliler’i kullanarak “ırkçılık ve din” temelli yeni bir çatışma ortamı yaratmaya çalışıyor.

Bu tuzağa düşmemek gerekiyor.

Leave a Reply