Celal ÇETİN
Son yıllarda dış politikada önemli dönüşüm yaşanıyor. Yapılan yanlışlardan teker teker dönülüyor. Özellikle 2016’dan sonra Türkiye’nin dış politikasında “Doğu”ya doğru bir kayma olduğunu, Çin ve özellikle Rusya ile ilişkilerini büyük ölçüde geliştirdiğini gözlemliyoruz.
Ancak bunun da ötesinde Türkiye, Transkafkasya ülkeleri ile ilişkilerini ikili ilişkiler ve esas olarak içinde lider konumda bulunduğu “Türk Devletleri Teşkilatı” vasıtasıyla derinleştiriyor. Rusya’dan Avrupa’ya doğrudan petrol ve doğal gaz akışının kesilmesiyle sonuçlanan Ukrayna’daki savaş, Türkiye’ye Transkafkasya ülkelerinin doğal gaz ve petrolü için AB’ye transit bir ülke haline gelme fırsatı verdi.
Orta Asya ve Güney Kafkasya uzun süredir Rusya’nın jeopolitik yörüngesinde bulunuyor. Ancak Kremlin’in Ukrayna’daki savaşta zorluklarla karşı karşıya kalırken, Türkiye stratejik öneme sahip bölgelerde nüfuzunu artırarak avantaj sağlıyor. Ankara Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ı Türk dünyasına ait ülkeler olarak görüyor.
Sovyet sonrası alanda Türkiye’nin stratejisini enerji ve ekonomik çıkarlar yönlendirirken, Türk devletlerinin çoğunun Türkiye ile tarihi, etnik ve kültürel bağları devam etti. Bugün bu bağlara enerji bağı da eklendi.
HEDEF PAN-TÜRKİZM Mİ?
Türkiye’nin Türkmenistan ile bağları özellikle önemlidir.
Türkmenistan, Türkçe konuşan ülkelerden oluşan etkili bir bölgesel grup olan Türk Devletleri Örgütü’ne üye olmamasına rağmen, Ankara’nın Orta Asya stratejisinde kilit bir rol oynuyor.
Türkmenistan dünyanın en izole rejimlerinden biri olmasına rağmen doğalgaz rezervleri açısından Rusya, İran ve Katar’ın ardından dünyada dördüncü sırada yer alıyor.
Çin, şu anda Türkmenistan’ın doğalgazının ana alıcısı olmasına rağmen, Ankara, Türkiye’yi bölgesel bir gaz merkezi haline getirmeye yardımcı olmak için Türk cumhuriyetlerinden enerji satın almaya başladı. Bu, sadece Türkiye’nin gaz ihtiyacını karşılamak ve tedarik çeşitlendirmesi için yapılmıyor.
Türkiye, Rusya, Azerbaycan, İran ve Türkmenistan’dan büyük miktarlarda doğalgaz ithal etmek için gerekli siyasi ve ekonomik koşullara yatırım yaparak enerjiyi Avrupa’ya yönlendirmeyi ve gaz satışında aracı olmayı planlıyor.
Bu noktada, Avrasya stratejisinin ardından, “Pan-Türkizm devreye mi giriyor?” sorusu gündeme geliyor.
1990’lı yıllarda Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin bağımsızlığını tanıyan dünyadaki ilk ülke olan Türkiye, o zamandan bu yana bölgeyle yakın bağlarını sürdürerek ekonomik ve eğitim projelerine katılıyor ve askeri iş birliğini güçlendiriyor. Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan gibi Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile ekonomik ve askeri işbirlikleri hızlı bir şekilde gelişiyor.
Ayrıca küresel şartlar da Türkiye’nin önünde yeni fırsat kapıları açıyor.
Örneğin; son zamanlarda Kazakistan, dış politikasını çeşitlendirmeye çalışırken Rusya’dan bağımsız uluslararası siyaset izlemeye çalışıyor. Bu bile Türkiye için yeni bir fırsat anlamına geliyor.
Ankara, AB’ye giden Kazak petrolü ve nadir toprak metalleri için bir geçiş noktası haline gelmenin ve Türkiye’yi Orta Asya’ya bağlayan bir enerji koridoru oluşturmanın planlarını yapıyor. Kazakistan’ın, Çin’i Kazakistan ve Türkiye üzerinden AB’ye bağlayan ulaşım koridoru (Orta Koridor) Trans-Hazar Uluslararası Taşımacılık Rotası, Rusya’yı atlayarak Türkiye’yi önemli bir geçiş ülkesi haline getirecek.
RUSYA VE ABD’NİN GÜCÜ YETER Mİ?
Moskova’nın Türkmenistan’dan Azerbaycan’a, Türkiye ile gelecekteki herhangi bir bağlantının önemli bir parçası olacak Trans-Hazar doğal gaz boru hattının inşasına sıcak bakmadığı biliniyor ancak Moskova’nın Türkiye’yi “önleme” imkanına sahip olması pek olası görünmüyor.
Ukrayna’daki savaşın ortasında kalan Rusya, iradesini başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelere dikte edecek durumda değil.
Muhtemeldir ki Moskova, Avrupa’ya gaz ihraç etmek için Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan’a kendi gaz boru hatlarını teklif edebilir. Ancak Rusya’nın dünya sahnesindeki izolasyonu ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna özelinde “saldırganlık algısı” göz önüne alındığında, Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin Kremlin ile yürümeye istekli olacağı şüpheli.
Dolayısıyla Ankara, Rusya’nın karşı hamlelerinden korkmadan Türkmenistan ile enerji bağlarını genişletmeye devam edebilecek güce ulaştı.
Rusya’nın “saldırgan ülke” algısının benzeri ABD için de geçerli. Afganistan’dan Ortadoğu’ya kadar “kan ve gözyaşı politikası” izleyen ABD’nin, Ukrayna özelinde Avrupa’yı “zorla” maceraya atması daha güçlü seslendiriliyor. Özellikle Avrupa’yı Afganistan’da satması unutulmadı.
Öte yandan Suudi Arabistan dahil körfez ülkelerinin ABD’nin emir eri olmayı reddetmesi, OPEC+ ülkelerinin, ABD’nin Rus ekonomisini çökertmek için petrol üretimini artırma talebini reddetmesi, Washington’da siyasi kaos belirtilerinin ortaya çıkması, tarihinde ilk kez ideolojik ayrışma ile tanışması, Çin’le girdiği ekonomik savaşta istediği sonuçları alamaması gibi faktörler, ABD’nin kendi içine dönmesine yol açıyor. Bu açıdan bakınca, geleneksel müttefiklerinin ABD ile yürümeye istekli olacakları şüpheli.
Orta Koridor’un inşasında yaşanan yavaşlamanın perde arkasında ABD’nin olduğu biliniyor. 12 günde gelmesi gereken trenler 40 günde gelmeye başlayınca lojistik ağı yeniden deniz yoluna kaydı. Ancak Çin’in projeyi hızlandırmak için büyük kaynaklar ayırdığı belirtiliyor.
TÜRKİYE YENİ DÖNEME HAZIRLANIYOR
Dünyanın girdiği süreç, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından uzun yıllar öncesinden öngörülmüş, gerekli tedbirler alınmış ve hedefler belirlenmişti. Zaman zaman sekteye uğrasa da, gecikmeler yaşansa da stratejinin uygulanmasına devam edildi. Ki, bu stratejiye “Avrasya Stratejisi” deniyor. Türkiye Cumhuriyeti, bu stratejiyi MGK’da bir “devlet politikası” olarak belirledi ve bu politikaya kimse “dokunamadı.”
NOT: 2002 sonrası yaşanan süreçle, Türkiye Cumhuriyeti’nin hedef stratejileri (devlet politikaları) birbirinden farklıdır. 2002 sonrası AKP’nin iktidarı döneminde küresel konjonktürü (Afganistan işgali, BOP, Arap Baharı, Irak işgali, Suriye iç savaşı, Kürdistan hayalleri gibi) unutmamak gerekiyor. “İç siyasi çalkantıların durulacağı ve toplumun gerçekleri göreceği ve belli amaçlar etrafında buluşacağı, bunun için belli bir zaman gerektiği” gerçeği ışığında bir strateji belirlendi ve uygulandı. Bu süreçte devlet önce dış politikada müdahil oldu ve iki alanda hazırlıklara başladı;
Birincisi; küresel çapta enerji kaosunun yaşanacağı öngörüsü ile planlamasını buna göre yaptı. Bugün enerji üssü niteliği kazanılmışsa, bunun alt yapısı çok önceden atılmıştı.
İkincisi; olası bir çatışma ihtimali karşısında hazırlıksız yakalanmamak için savunma sanayiinde kendine yetme stratejisi. Ki, stratejik silahlarda dışa bağımlılığın sonuçlarının felaket olacağını en iyi devlet bilir. Bugün Yunanistan, ABD’den, Fransa’dan tank, top, uçak almasına, ülkesini ABD üslerine açmasına rağmen maceraya atılmakta eskisi kadar istekli değil. Bunun başlıca sebebi, böyle bir macerada ABD’nin Ukrayna gibi kendisini de satabileceği korkusu.
Bir gerçeği net biçimde vurgulamak gerekiyor; ABD artık Türkiye’yi istediği zaman istediği gibi yönlendirme gücünü önemli ölçüde kaybetti. Askeri müdahalesi ise mümkün değil.
KARADENİZ TAMAM, SIRA AKDENİZ’DE
Türkiye Cumhuriyeti Devleti; bir yandan diplomaside, diğer yandan askeri alanda sağlam temeller atarken, diğer yandan dünyanın enerji merkezi olmaya aday Akdeniz’de güvenliğini sağlamanın adımlarını atıyor.
Bu çerçevede KKTC’deki Karpaz üssü en önemli çıkış noktası olacak. Ankara, Geçitkale İHA Üssü destekli “deniz taarruz gücünü” Karpaz’daki üssüne yerleştirerek Mavi Vatan doktrini doğrultusunda Süveyş-Ceyhan hattının tam kontrolünü ve bölgedeki jeostratejik üstünlüğünü pekiştirecek.
Bununla birlikte; Beşparmak sıradağlarında deniz+hava sahasının gözetlenmesi için kurulacak radarlar, sensörler, füze sistemleri ve diğer modern bilgi toplama araçları ile bir ağ oluşturuluyor.
Bu üsle Süveyş’ten, Libya’dan, Suriye’den, İsrail’den Mersin’e kadar çok geniş bir alanı kontrol altına almak çok daha kolay olacak.
Karpaz Üssü, Süveyş’ten Libya bölgesine ve oradan Cebelitarık’a, Ege’ye ve oradan Çanakkale Boğazı, İstanbul ve Karadeniz’e uzanan üç ana deniz yolunun kontrolüne katkı sağlarken, Ceyhan’ın stratejik bölge haline gelmesinye yol açacak.
Suriye, Mısır ve İsrail ile ilişkilerin olması gereken düzleme çekilmesi, diplomatik ve askeri stratejinin bir parçası.
NOT: Böylesi bir stratejiyi bir partinin veya birkaç kişinin düşünüp uygulaması mümkün değildir. Böylesi bir strateji için devlet aklına ihtiyaç vardır.