Adı, Sedat. Soyadı, Yalçın. Hakkarili. İlkokul mezunu. 40’lı yaşlarda. Ekmeğini sokak sokak gezerek topladığı kağıtları, kartonları satarak kazanıyor. Hani şu, gördüğümüz zaman burun kıvırdığımız, aşağıladığımız, yanlarından geçerken dokunmamak için uzak durduğumuz; ama dilenmeyen, alınlarının teri ile çalışıp kazanan “iş insanlarından” biri. Bir o kadar da saygılı, karşısındakini kırmamak adına kelimelerini dikkatli seçen, iki kelimesinden biri, “abi yanlış anlama, afedersin” olan güzel bir insan.
Celal ÇETİN
13 yıldır Ankara Şili Meydanı ve çevresindeymiş. Çevre esnafı dahil herkes tanıyor ve seviyor.
Günlerden birgün oralarda oturan ve göreve yeni atanan bir müsteşar, Sedat’tan rahatsız olmuş, zabıtayı aramış. Zabıta gelince esnaf da gelmiş, Sedat’ın arabasını koruma altına almışlar.
Telefon numaralırımızı alıp verdik. Onun numarasını kaydettim, telefonunu çaldırdım. “Abi” dedi, “okumam yazmam olmadığı için eve gidince kızım kaydetsin senin numaranı.” Aldım telefonunu kendi numaramı ben kaydettim.
Okuma yazması olmayan Sedat, akşam evine gittiğinde eşi ve çocukları belli bir saate kadar diziler izlermiş, onlar yatınca Sedat nerede tartışma/haber programı varsa onları takip edermiş.
Okuma yazması yok ama, sağduyusu var. Analiz ve doğruyu görebilme/hissedebilme yeteneği var, çoğumuzda olmayan.
Sedat Yalçın’la ayaküstü bir saat sohbet ettim. Bu yaşıma kadar, 30 yıllık meslek hayatımda ayakları yere basan, gerçekçi ve mantıklı sohbet ettiğimi hatırlamıyorum. Binlerce kişiyle sohbetim oldu. Ama “alt tarafı ilkokul mezunu, kağıt toplayıcı!” unvanı ile; akademisyen, politikacı, mühendis vb unvanı karşılaştırması yapılırsa ilokul mezunu kağıt toplayıcısı ile yapılan sohbet, diğerlerinin toplamından kat be kat doyurucuydu.
Bir grup dostla yemek sırasında sigara molası için kapının önüne çıktığımda gördüm Sedat’ı. Saat 20.00 sularıydı. El arabasındaki büyük torbayı doldurmuş, yol kenarındaki kamyonetine boşaltmaya hazırlanıyordu.
Benim arabayı onun kamyonetinin arkasına bırakmıştım. İçi dolu el arabası ile geldi, iki aracın arasına girdi. “Aman dikkat et” dedim, gülümseyerek.
“Yok abi, merak etme. Başıma bir olay geldikten sonra çok dikkat ediyorum” dedi.
“Hayırdır, ne oldu?” diye sorunca anlattı.
“Aynı bu şekilde iki aracın arasına girdim. Hava rüzgarlıydı. Çuvalın içi dolu değildi. Bir rüzgar esti, el arabası yana yattı, demir kısmı arkadaki otomobilin camını patlattı. İçinde de adam oturuyormuş. Üstünü silkeleyerek indi. Camı taktırmayı teklif ettim. ‘Sen isteyerek yapmadın’ dedi ve ödetmedi.”
“İşler nasıl?” sorusuyla devam etti sohbet.
“… Son birkaç yıldır işler iyi gitmiyor abi” diye cevapladı. Ve devam etti: “Abi, benim işimin iyi olması için insanların, esnafın işinin iyi olması gerekiyor. Onlar çalışmalı, üretmeli ki kağıtlar, kartonlar çöpe atılmalı, ben de onları toplayıp karnımı doyurmalıyım.
Bak abi, en tepedeki çalışırsa en altta bulunan ben da çalışırım. En tepedeki çalışmazsa, ben de çalışamam. Bu bir zincir işidir…
“… Abi bazen bana ‘nerelisin’ diye soruyorlar. Hakkarili olduğumu söyleyince ‘ne işin var burada?’ diyorlar. Nasıl bir soru bu? Hakkari’de de dalgalanan Türk bayrağı Ankara’da da, Edirne’de de, Trabzon’da da dalgalanıyor. Türkiye’nin büyüklüğünü bilemiyorum, ama her yer vatan toprağıdır…
“… Bir gün birisi bana, ‘birkaç çocuk var, hem kağıt topluyor hem dileniyor’ dedi. Ben de, ‘yüz hatlarına dikkat et, sana-bana benziyor mu?’ Hayır dedi. Abi onlar, Suriye sınırına yakın bölgelerde yaşayan Araplar. Suriye’den gelenler. Çoluk çocuk büyük kentlere dağıldılar dilencilik yapıyorlar.
Bak abi, etrafımız yanıyor. Hep Arap ülkelerinde karışıklık var. Neden hep oralar karışıyor? ABD müdahale ediyor. Kardeşim, seni yönetenlerden memnun değilsen başkalarından niye yardım bekliyorsun. Sen baştan teslim olmuşsun. Demokratik davranmasını bilmiyorsun. Diyorlar ki, ‘ABD müdahale ediyor’. Ettirme kardeşim. Akıllı ol, kimse müdahale edemesin. Bak biz bir seçim yaşadık. İyi-kötü herkes oyunu verdi. Biz bölünürsek Arap ülkeleri gibi oluruz. Memnun değilsek yönetimi değiştiririz, ama abi, sakın birbirimize düşmeyelim…
“… Abi bir FETÖ olayı çıktı. Bundan birkaç yıl önce buralarda tanıdığım bazı insanlar ‘hocaefendi şöyle, hocaefendi böyle’ diyorlardı. Ben de diyordum ki, ‘sizin hocaefendi o kadar iyi ise, neden yıllardır ABD’de yaşıyor, niye ülkesine gelmiyor?’
Ben bu cahil halimle bunları düşünebiliyorum, görebiliyorum da, başkaları niye düşünemiyor, göremiyor anlamıyorum.
FETÖ olayı ortaya çıkınca ‘kandırılmışız, özür dileriz’ demek yetmiyor abi. Önce yetkililer çıkıp hesabını vermeli ki, başkalarından da hesap sorsunlar. Kimse hesap vermiyor, hesap sorduklarına nasıl inanalım…
“… Televizyonlarda okumuş, kocaman kocaman insanları seyrediyorum. Hepimizin gözlerinin içine baka baka yalan söylüyorlar. Onlara ulaşabilme imkanım olsa, bu cahil halimle ‘hiç utanmıyor musunuz, niye yalan söylüyorsunuz?’ diye sorarım. Ama benim gibileri çıkarmazlar ki…”
Sedat’la sohbetten aklımda kalan satırbaşları bunlardı. Her bir tespiti ülkenin gerçeklerini tokat gibi vurur nitelikteydi.
Tekrar içeri girerken, “abi mutlaka bir çayımı içeceksin olur mu?” dedi. “Olmaz mı Sedat. Sen bu ülkenin gerçeğisin. Tertemiz vicdanı, ahlakısın. Seninle sohbet benim için şereftir” karşılığını verdim, girdim içeri.
Sedat’ın çayını içerken ülkemin gerçeklerini ondan öğrenmeye devam edeceğim.