Tarihi boyunca çeşitli oyunlarla karşı karşıya kalan, her seferinde de bu oyunları, her nasılsa (!) boşa çıkaran Türkiye, şimdi, “oyunların anasıyla” karşı karşıya. Kemalizm ve ulusal/milli uyanışı dönüştürerek ılımlılaştırmak. Yani, “ılımlı Kemalizm, ılımlı ulusalcılık/milliyetçilik.” Yeni strateji aslında gelişmeleri takip edenler için çok basit, takip etmeyenler için çok karmaşık. Ve emperyalizm olmadık ölçüde yoğun saldırıyor.
Celal ÇETİN (10 Ocak 2014)
Oyunu anlatmak için Türkiye’deki son gelişmelere bakmak gerekiyor öncelikle. Gerek Atlantik ötesinden gelsin gerek burnumuzun dibindeki Avrupa Birliği’nden, emperyalizm olmadık ölçüde yoğun saldırıyor. Sadece Türkiye’ye değil, bütün dünya coğrafyası onların hareket alanı haline geldi.
Türkiye’nin bu noktada merkez ülke konumuna geldiğini de unutmamak gerekiyor. Türkiye’nin düşmesi demek, uluslararası güç odaklarının Ortadoğu’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya kadar başarıya ulaşması anlamına geliyor. Ancak Türkiye’yi düşürmek o kadar da kolay değil.
Türkiye’nin toplumsal yapısı başta olmak üzere, her ne kadar tartışılsa da demokrasi kültürü, ülkeyi pek çok tehlikelerden koruyacak güçte. Ama bunlardan çok daha önemli bir güvence var ki, uluslararası güç odaklarının tüylerini diken diken ediyor. “Kemalizm, ulusal kurtuluş savaşı, ulusalcılık/milliyetçilik, emperyalizme karşı duruş gibi kavramlar…” Bu kavramlar söz konusu güvencenin temellerini oluşturuyor. Özellikle son dönemlerde ulusal/milli tepkilerdeki artış, hemen her köşe başında “ne oluyoruz?” sorularının sorulması, ABD karşıtlığının ezici çoğunluğa ulaşması, Avrupa Birliği desteğinin giderek düşmesi, buna karşılık ülke sathında ulusal/milli oluşumların güçlenmesi, uluslararası güç odaklarını yeni stratejilere yöneltti. Bu stratejilerin temeli ise, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ayakta tutan temel değerlerin ‘ılımlılaştırılarak’ dönüştürülmesi esasına dayanıyor. Dikkat edin, yok edilmesi demiyoruz, dönüştürülmesi diyoruz. Çünkü emperyalizm tarafından bu değerler yok edilir ve yerine yenileri konulamazsa (ki konulamayacağı görüldü) ortaya çıkacak boşluk ve kaos çok daha tehlikeli sonuçlara yol açacaktır.
Yeni strateji aslında gelişmeleri takip edenler için çok basit, takip etmeyenler için çok karmaşık. Amaç, bugüne kadar bilinenleri ve inanılanları tartışmaya açarak beyinleri bulandırmak, güven unsurunu yok edip güvenmeyen bir toplum yaratarak bir araya gelinmesini önlemektir.
Oyun basit. Türk toplumu bugüne kadar neye güvenmişse, inanmışsa güvenini ve inancını boşa çıkaracak, “doğru bildiklerinin yanlış, yanlış bildiklerinin doğru olduğu” algısını yerleştirecek operasyonlar yapmak. Bu operasyonların geçmişi uzun yıllar öncesine dayanmakla birlikte son yılları ele almakla yetineceğiz.
Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısı, özellikle 1960’tan sonra büyük bir yıkıma uğratıldı. Neydi bu yıkım? Önce yıkıma kadar geçen süreci özetleyelim.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önderlerinin emperyalizmin karşısına dikildikleri zaman tek hedefi vardı; “Ya istiklal ya ölüm…” Ulusal Kurtuluş Savaşı, isimleri bilinenler kadar bilinmeyenlerin büyük fedakarlıklarının bir sonucudur. İsimleri bilinenleri bir araya getirmek, zaferi kazanmaktan daha önemli bir başarıydı ve bu başarı, kuşkusuz liderlik gerektirirdi. Bu lideri herkes biliyor ve tanıyor; Mustafa Kemal Atatürk.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı iki bölümde ele almak gerekiyor. Askeri zafer, bu zaferi tamamlayan ekonomik ve demokratik zafer. Mustafa Kemal’i bir lider ve komutan olarak bir kenara koyduğumuz zaman iki isim öne çıkıyor: İsmet İnönü ve Celal Bayar.
İnönü, askeri zaferler ve Lozan görüşmelerindeki sağlam duruşu ile Türkiye’nin kaderinde söz sahibi olmuş bir önder. Askeri zaferin hemen peşinden ekonomik savaş başlatılıyor. Yoksul ülkenin her köşesini kalkınma heyecanı sarıyor. Peş peşe hazırlanan kalkınma planlarıyla ulusal sermayeye yol açılırken ülkenin yoksul insanları ilk kez iş makineleri ile tanışıyor. Tarımdan sanayiye hemen her alanda bir uyanış başlıyor. Bu ekonomik kurtuluş savaşının başında bulunan da, İstiklal Savaşı’nın Galip Hoca’sı Celal Bayar.
Yani emperyalizme karşı kazanılan askeri zaferlerle tüm dünyaya örnek olan Türk insanı, şimdi de ekonomik zaferle askeri zaferini taçlandırmaya başlamıştır. Tarihin bu dönüm noktalarında karşımıza çıkan iki isim, İsmet İnönü ve Celal Bayar’dır.
Ama aynı anda bir başka dönüm noktası daha yaşanmaktadır. Demokrasinin en temel yapısı olan çok partili yaşama geçilmektedir. Burada da İnönü ve Bayar ikilisi başı çekmektedir. Özetlersek Türkiye askeri, ekonomik ve siyasi alanda büyük bir savaşa girmiş, bu savaş Gazi Mustafa Kemal’in liderliğinde İnönü ve Bayar tarafından verilmektedir.
Bir başka ifadeyle Türkiye’de toplumu besleyen iki atardamar oluştu. Birisine İnönü önderliğinde CHP, diğerine de Bayar önderliğinde DP adı verildi. Her iki damar, Gazi Mustafa Kemal’in çerçevesini çizdiği ve bugün geçerliliği daha iyi anlaşılan ilkeleri bütün ülkeye yayarken İnönü ve Bayar, bu temel ilkeleri korumak amacıyla yine işbaşındaydı. 1960 yılına kadar sarsıntılarla da olsa ekonominin ve demokrasinin temelleri sağlamlaştırılmaya devam edildi.
1960… Gerekçeleri ve sonuçlarıyla Türk demokrasisini temelden sarsıldığı, toplumun atardamarlarından birisinin kesildiği, bu atardamar tarafından beslenen çok büyük bir kitlenin yok sayıldığı ve ülkenin bugünlere gelmesinin anahtarı bir yıl. 1960’dan bugünlere geçen süreci hemen hemen hepimiz biliyoruz.
NE OLDUK?
Toplumun siyasi atardamarlarından birisinin kesilmesi nelere yol açtı? Bir sürü sonucu olmakla birlikte en önemlisi; toplumun yeni yeni öğrenmeye başladığı siyasi kültür, aidiyet duygusu yok edildi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bir arada tutan değerler önce tartışmaya açıldı, arkasından sıradanlaştırıldı, önemsizleştirildi. Peki amaç neydi, nasıl yapıldı?
Amaç, bütün dünyayı savaş alanı haline getiren uluslararası güç odaklarının Türkiye’yi kendi menfaatleri doğrultusunda kullanabilecekleri bir ortam yaratmak. Bir başka ifadeyle, silahla başaramadıkları işgali demokrasi, Avrupa Birliği, küreselleşme adıyla satın alarak başarmaktı. Ama karşılarında önemli bir engel vardı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı bir bütün olarak başlatan ve başarıyla sürdüren ilkeler geçerliydi. O zaman önce bu ilkeleri ve temsilcilerini saf dışı bırakmak gerekiyordu. İlk adımda Bayar ve DP lanetli birer isim haline getirilmiş, ağza alınması bile tehlikeli olmuştu. Böylece merkez sağın içi boşaltılmış, ilkesiz bir güruh yaratılmıştı.
Merkez solda ise İnönü’den sonra etnik ve mezhep kavgaları başlatılmış, Gazi Mustafa Kemal’in adı bu çirkin kavgalara bulaştırılmıştı. Aslında uluslararası operasyon başarıya ulaşmıştı. Türk toplumu kendi elleriyle kendisini besleyen atardamarlarını kesmiş, amaçsız, ilkesiz bir toplum haline getirilmişti.
Ne zamana kadar? Toplumun sağduyusu uyanmaya, ‘ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?’ sorularına cevaplar aranana kadar. Türkiye yaklaşık 50 yıldan sonra yeni bir tarihi dönüm noktası ile karşı karşıya kalmıştı. Unutturulmaya çalışılan başta Gazi Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş savaşı olmak üzere bütün değerler yeniden hatırlanmaya başlanmış, Türkiye’de yeni bir ulusal uyanışa ihtiyaç olduğu tezleri daha güçlü bir şekilde seslendirilmeye başlamış, geniş kitleler toplanarak neler yapılabileceğini konuşur olmuşlardı. Türk toplumunda büyük bir kıpırdanma görülüyordu.
Bu kıpırdanma, uluslararası güç odaklarınca da görülmekte gecikmedi. İşte bu noktada oyunların anası, en tehlikeli oyun oynanmaya başlandı. Bu kıpırdanma nereden besleniyordu? Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinden. Öyleyse, “Kemalizm artık miadını doldurmuştur. Ulusalcılık artık demode olmuştur…!” söylemleri Türk toplumunda tepkiye neden oluyorsa, bu söylem değiştirilmelidir. Ya ne yapılmalıdır? Kemalizm kendileri tarafından yeniden tanımlanmalı, ulusalcılık da bu tanıma uygun olarak yine kendi kontrollerine alınmalıdır.
Çalışmalar hemen başlatıldı. Peş peşe Kemalizm’i ve ulusalcılığı vitrinine çıkaran dernekler, oluşumlar hayata geçirildi. Önceden kurulanlara sızıldı ve ele geçirildi. Kimilerinin arkasından AB’nin fonları, kimilerinin arkasında ABD’nin desteği, kimilerinin arkasında da her ikisi. Ama hepsinin ortak noktası; Kemalizm eşittir etnik ayrımcılık, Kemalizm eşittir mezhep farklılığı, Kemalizm eşittir AB ve değerleri. Ama hiçbirinde Kemalizm eşittir ulusalcılık/millilik görülmüyordu nedense.
Ülkesini halisane duygularla seven, yüreği yanan Türk insanının kafası bir kez daha karışmıştı. Neden karışmasın ki, güvenip arkasında yürüdüğü kişi, bir süre sonra uluslararası güç odaklarıyla ilişkili çıkıyordu. Ulusalcılığı kimseye kaptırmayan, ABD ve AB’nin ne kadar tehlikeli olduğunu söyleyenler bir süre sonra uluslararası güç odaklarının operasyonlarında gönüllü görev talebinde bulunuyorlar.
NE YAPMALIYIZ?
Bu olanlara şaşıranlara şaşırmak gerekiyor. Son 50 yıldır ilmek ilmek örülen bir oyunu görmemek ayrı bir acı, gördüğü halde siyasi ikbal uğruna ses çıkarmamak ayrı bir acı. Eğer bir toplumun büyük çoğunluğunun demokrasi atardamarını keserseniz, geriye kalanları etnik ve mezhep batağına atarsanız, daha da önemlisi her iki kesimin fikri temellerini ortadan kaldırarak birbirine düşman ederseniz, bu insanlar birbirleriyle boğuşmaktan emperyalizmin yaklaşan ayak seslerini duymazlar elbette.
Yapılması gereken çok basit. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel değerlerini top yekun savunmak gerekiyor. Bu değerlerden birisini savunurken diğerini yok saymak aymazlık değilse ülkeye ve Mustafa Kemal’e ihanettir. Ya savunacağız yada “ılımlı Kemalizm’e” dönüştürülmesine göz yumacağız. Yapacağımız tercih, ülkenin ölüm kalım kararı olacaktır.