Neler Oluyor

TÜRKİYE: 2002-2013 DÖNEMİ

By Mart 8, 2014 Ocak 11th, 2019 No Comments

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 3 Kasım 2002 yılında bir kırılma, 17 Aralık 2013 tarihinde ise görülmemiş ölçüde bir hesaplaşma yaşadı. İki tarih arasındaki süreci anlayabilmek ve 17 Aralık darbesini çözümleyebilmek için iç ve dış parametreleri iyi bilmek gerekiyor. Ancak bazen bu iki parametre öylesine içiçe geçiyor ki, ayırmak mümkün olmuyor. Bu nedenle iç ve dış parametleri birlikte incelemek gerekiyor.

Celal ÇETİN

Türkiye’yi 3 Kasım 2002 tarihine taşıyan yolun taşları aslında cumhuriyetin asli unsuru olduklarını iddia eden egemen sınıfın hatalarıyla örüldü. Mustafa Kemal Atatürk’ün sağını ve solunu temsil eden Celal Bayar ve DP ile İsmet İnönü ve CHP’nin Atatürk’ün mirasını gelecek nesillere aktarma misyonu sekteye uğradıkça bugünlerin de temelleri atılmış oldu.

Her iki siyasi akımın temsilcisi de Atatürk’ün yoldaşıydı. Biri İstiklal Savaşı’nın Galip Hocası, Atatürk’ün son başbakanı Celal Bayar. Diğer yine Atatürk’ün silah arkadaşı, 1’inci ve 2’nci İnönü Savaşları’nın kahramanı İsmet İnönü. Ve her ikisinin temsil ettiği siyasi ideoloji Atatürk’ten besleniyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin muassır medeniyet yolunda ilerleyebilmesinin tek yolu, Atatürk’ün mirasının gelecek nesillere aktarılmasıydı. Bu gerçeği bilen emperyalizmin temsilcileri, mirasın aktarılmasını önlemek üzere harekete geçtiler. Atatürk’ün mirasının ulaşmadığı nesiller sağda tarikat-cemaatlerin, solda da bölücü-yıkıcı sol örgütlerin eline teslim edildi.

Süreç içinde Atatürkçülüğün ne olduğunu bilmeden Atatürk’ü ve cumhuriyeti savunduklarını iddia edenlerin yanlış politikaları, işi boş laiklik, işi boş entelektüelizm adına kendisini üstün görme saplantısı ve “cumhuriyetin koruyucusu sadece bizleriz” yanılgısı ile toplumun değer yargılarını görmezden gelme yanlışı İslam’ı bilmediği halde Müslüman olmaya çalışanları “ötekileştirdi”, cemaat-tarikat yapılanmalarının kucağına itti. Sözkonusu cemaat-tarikat yapılanmalarının arka planında ise, Atatürk’ün mirasını önleyen emperyalizmin olduğu gerçeğini bilmeyen kesimler, Müslümanlık adına cehaletin ve emperyalizmin kıskacına alındı.

İçeride bunlar yaşanırken dışarıda ise 11 Eylül 2001 tarihinde bütün dünyayı etkileyecek bir kırılma dönemi başlıyordu. El Kaide’nin yaptığı iddia edilen ama daha sonra ABD derin devletinin El Kaide ile ortak gerçekleştirdikleri ortaya çıkan bir operasyonla New York’ta İkiz kuleler ile Pentagon’a El kaide militanları uçaklarla daldı. İkiz Kuleler yıkıldı ve binlerce kişi öldü.

Bu saldırılar üzerine ABD “yeni dünya düzeni” planlarını uygulamaya soktu. Başbakan Erdoğan’ın da eşbaşkanı olduğu BOP adı verilen planla Afganistan’dan Irak’a uzanan, Ortadoğu ve Afrika’yı içine alan bir coğrafyada Türkiye dahil 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi öngörülüyordu. BOP çerçevesinde “Ilımlı İslam ve Yeşil Kuşak” projesi de eşzamanlı uygulamaya sokuldu. Bu planın işleyebilmesi için sözkonusu bölgede bulunan yönetimler (ki çoğu ABD’nin kontrolündedir) tasfiye edilecek, yerine Batı yanlısı İslami yönetimler işbaşına getirilecekti. Bu yönetimler eliyle bir yandan Şii İran’ın yayılmacı politikası önlenecek, diğer yandan Rusya’nın Müslüman nüfusunu karıştırmak kolay olacaktı.

Derken Arap Baharı ile Turuncu Devrimler eşzamanlı başlatıldı. Bir yandan Mısır, Tunus gibi İslam coğrafyasında, diğer yandan Gürcistan gibi Rus hinterlandında ayaklanmalar başladı.

Mısır, Tunus, Cezayir gibi ülkelerde Müslüman Kardeşler örgütü iktidara getirilirken 3 Kasım 2002’de Türkiye’de AKP’nin önü açılıyordu. Müslüman Kardeşler felsefesi ile beslenen AKP için Arap Baharı bulunmaz fırsattı. Onlarca yıldır bugünleri bekleyen, cumhuriyetin kurucu iradesi ile yıldızı bir türlü barışmayan kesimler için AKP bir dirilişti. Cemaat-tarikat yapılanması ile AKP güçlerini birleştirmekte gecikmediler. İlk icraatları, iktidarlarının önünde tehdit olarak algıladıkları Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı ve sermaye grupları ile milli/ulusal direniş noktalarına yönelik operasyon oldu. Cemaat kaynaklı olduğu iddia edilen kirletilmiş belge, bilgi ve yasadışı, ahlakdışı görüntüler ile Türk Ordusu ve milli/ulusal kesimler üzerinde ölümcül baskı oluşturuldu. Ergenekon, Balyoz gibi davalarla Türk Ordusu’nun refleksi yok edilirken Türk Devleti’nin en gizli belgeleri ve bilgileri belli merkezlere servis edildi. Operasyon öyle boyutlara ulaştı ki Türk Ordusu’na komuta edecek general ve subay sıkıntısı çekilmeye başlandı. Bu arada yargı ve Emniyet tamamen politize edilerek AKP-cemaat ittifakı etrafında aşılmaz güvenlik kalkanı oluşturuldu.

Türkiye’nin siyasi yapısı değiştirilirken ulusal güvenliğini, bütünlüğünü tehdit eden “çözüm süreci” başladı. PKK ile Oslo’da yapılan pazarlık görüşmelerinin kamuoyuna sızması ile toplumda büyük tepki oluştu. Tüm tepkilere karşın AKP hükümeti pazarlıkları sürdürdü ve “demokratikleşme paketleri” ile PKK’nın talepleri büyük ölçüde karşılandı. Türkiye’nin bir bölgesine adeta ilan edilmemiş bir özerklik hakkı tanındı.

AKP hükümetinin insanların günlük yaşamlarına ve kişisel özgürlük sınırlarına müdahale etmesi ile gerilim artmaya başladı. Bu gerilim, Gezi Parkı eylemleri ile patladı. Bu eylemler gerek AKP hükümeti ve gerekse Türkiye için hayati bir kırılma oluşturdu. Hükümetin talimatı ile polisin çok sert müdahalesi ve olaylar sırasında 7 gencin hayatını kaybetmesi uluslararası çapta tepkilere yol açarken hükümet ve AKP tabanı ile toplumun geri kalanı arasında kapatılması zor bir uçuruma yol açtı. Gezi eylemleri, AKP’nin “içeriden ve dışarıdan kendisine komplo kurulduğu” saplantısını pekiştirdi ve demokratik ülkelerde görülmeyen antidemokratik uygulamalara yönelmesini sağladı.

GÜÇ ZEHİRLENMESİ VE MENFAAT SAVAŞI

Bu gelişmeler yaşanırken AKP ile Gülen cemaati arasında çatışma emareleri görünmeye başladı. Önceleri menfaat çatışması olarak ortaya çıkan gerilim zaman içinde güç savaşına dönüştü.

AKP, 2002’de iktidara gelince ilk icraatlarından biri kendi burjuvazisini oluşturmak oldu. Bu durum, ekonomide önemli etkinliği bulunan cemaatin dikkatinden kaçmadı. İleride ekonomik menfaat çatışması yaşanacağını farkeden cemaat siyasi gücünü takviye etme kararı aldı. İşte bu karar, Erdoğan ve AKP’yi rahatsız etti. Türkiye’de tam hakimiyet sağlayan ve gücünü paylaşmak istemeyen Erdoğan ve AKP, cemaatin gücünü sınırlamaya yönelik adımlar atınca ilk ciddi gerilim, savcıların MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifadeye çağırması ile yaşandı. AKP bu girişim üzerine “kişiye özel yasa çıkararak” MİT Müsteşarı’nı koruma altına aldı. Ancak her iki kesim arasındaki uyum ve işbirliği sarsılmaya başlamıştı.

Fethullah Gülen’in Başbakan Erdoğan’ı “iktidar zehirlenmesiyle” suçlaması, gelecekteki kavganın işaretiydi.

Erdoğan ve AKP cemaatin ekonomik ve siyasi gücünü kırmak amacıyla dersaneleri kapatmak üzere harekete geçti. Cemaatin buna cevabı, MGK belgelerini açıklamak oldu. Bu belgelerde cemaati bitirme planlarının AKP tarafından onaylandığı, fişlemeler yapıldığı ortaya çıktı.

Pandora’nın kutusu açılmıştı bir kez. AKP ve cemaat arasındaki savaşşiddetlenerek devam ediyordu. AKP ve kamuoyu cemaatin karşı atağını beklerken 17 Aralık darbesi geldi.

4 bakanın oğlunun karıştığı yolsuzluk operasyonu ile AKP ciddi darbe aldı. Sırada bekleyen yeni yolsuzluk dosyaları ile Türkiye yeni bir sürece girdi.

OPERASYONUN PERDE ARKASI

AKP ve cemaat arasında patlak veren kavganın ulaştığı boyut itibariyle her iki kesim de zarar görmeye başladı. Özellikle 17 Aralık darbesi AKP’yi yolsuzluklar konusunda köşeye sıkıştırırken; hükümetin, “emniyeti ve yargıyı verdik, daha ne istiyorsunuz” açıklaması ile cemaatin Türkiye’nin kılcal damarlarına kadar sızdığı, güçlü bir istihbarat ağı kurduğu gerçeğini de gözler önüne seriyor ve deşifre olmasını sağlıyordu. Her iki kesimin kendilerine ağır darbe vuran böyle bir savaşı niye sürdürdüğü soruları sorulmaya başlanmıştı. 17 Aralık darbesinden önce cemaatin AKP’ye uyarı amaçlı saldırılar gerçekleştirdiği ancak son yolsuzluk darbesinde cemaatin bir dahlinin olmadığı iddiaları ortaya atılmaya başlandı.

Cemaatin bir dahli yoksa, bu operasyonu kimler, niye yapıyor olabilir? Dünya üzerinde böylesine komplike operasyonları yapabilecek birkaç merkez bulunuyor.

Bu sorunun cevabını verebilmek için Ortadoğu’da ve küresel çapta değişen planları ve dengeleri bilmek gerek.

Dünyada yeni bir yapılanmaya gitmeyi amaçlayan BOP, Ilımlı İslam, Yeşil Kuşak gibi projelerden vazgeçilmesi ile tüm planlar ve aktörler değişmeye başladı.

Afganistan’dan başlayıp Irak, Mısır, Cezayir, Tunus gibi ülkelerle devam eden ve Suriye’de sekteye uğrayan planlar ABD ve Batı için hüsranla sonuçlandı. Özellikle İran ve Rusya’yı abluka altına almak üzere planlanan Yeşil Kuşak projesi, bölgeyi radikal İslamci kerörizmin kucağına attı. 22 ülkenin sınırlarını değiştirerek kendisine bağlı küçük devletçikler kurmaya çalışan ABD ve Batı bir anda devasa bir terörizm akımının ortasında kaldı.

Bir yandan bölgede terörizm tehdidi ile karşılaşan ABD diğer yandan Pasifik’te çok daha büyük bir tehditle mücadele etmek zorunda kalıyordu. Çin ve Rusya’nın başını çektiği, İran, Hindistan gibi ülkelerin desteklediği, askeri ve ekonomik açıdan çok güçlü bir ittifak kurulmuştu. Bu güç Ortadoğu’daki gelişmelere el koymuş ve bunu ABD’ye kabul ettirmişti. ABD ekonomik ve askeri gücünü Ortadoğu’da harcamak yerine tüm gücünü yeni tehdide yönlendirmeye karar verdi ve Ortadoğu bölgesinden çekilerek Pasifik cephesini güçlendirmeye başladı.

Ortadoğu’dan çekilirken İsrail’in güvenliğini sağlamak amacıyla bölgenin özellikle radikal İslami akımlardan da temizlenmesini, sorunlu bölge kalmamasını da istiyor. Bu çerçevede Rusya ve İran’la olan sorunlarını çözme yoluna gidiyor. Suriye’de Esad rejiminin yerinde kalması ve İran’la yapılan nükleer müzakerelerde anlaşma sağlanması, Rusya’nın talepleri doğrultusunda şekillendi. Bir anlamda bölgeyi Rusya ve İran’a terkediyor.

Bölgede yeni bir dönem başlıyor. Rusya ve İran’ın etkinliğinin artacağı bu dönemde Müslüman Kardeşler gibi Sünni İslam anlayışına yer olmayacak. Doğal olarak Sünni İslam temelli AKP ve cemaat gibi yapılanmaların da etkinliği sona eriyor.

Yeni süreçte gerek bölgede ve gerekse Türkiye’de gerilimi azaltacak siyasi yapılanmaların ve politikaların izlenmesi beklenebilir. Bu çerçevede Suriye’de Esad rejimi radikal İslamcı terörizmle savaşa devam ederken Irak’ta toprak bütünlüğü korunacak, Türkiye’de de bugünkü hükümete göre daha demokratik, laik, insan haklarına saygılı bir yapı kurulacak. AKP hükümetinin Suriye’de El Kaide’ye bağlı El Nusra örgütünü desteklemesi unutulmadı. Türkiye’de patlama noktasına gelen gerilimin düşürülmesi gerekiyor. Bu nedenle gerilimin kaynaklarının bir şekilde tasfiye edilmesi gündemde.

Arap Baharı ile başlayan sürecin beklenmedik sonuçlara mı yol açtığı veya bu sonuçların önceden planlanarak mı sürecin başlatıldığı tartışılıyor. Bilindiği gibi Arap Baharı ile iktidara gelen Müslüman Kardeşler ideolojisi bir süre sonra başarısızlığa uğradı. Mısır’da Mursi yönetimi beklentileri karşılayamadı, Tunus ve Cezayir’de halk nezdinde büyük tepkilere yol açtı. Hemen her ülkede yolsuzluk iddiaları yayıldı. Suriye’de ise Sünni İslamcı grupların yol açtığı insanlık dışı katliam ve cinayetler sonucu İslam temelli yönetimlere yönelik korku güçlendi. Böylece uzun bir süre İslam’ı referans alan bir partinin iktidara gelme ihtimali ortadan kaldırıldı. Türkiye’de de benzer sonuçlar görüldü. Hükümet hakkında İslam dini ile bağdaşmayacak uygulamalar ve yolsuzluk iddialarının ortaya çıkması/çıkarılması tesadüf değil.

Sonuç olarak bir dönem kapanırken yeni bir dönem başlıyor…