Küresel çapta bir operasyon uygulanıyor. Bu operasyon iki bölümden oluşuyor; Yıkım ve yapım süreci. Her iki sürecin amacı; Ortadoğu bölgesi başta olmak üzere ABD, İngiltere, İsrail gibi oyun kurucu ülkelerin geleceğinin garanti altına alınması. Bunun yolu ise Türkiye dahil bir dizi ülkede sistemin önce yıkılması, ardından yeni bir sistem kurulması. Bu sistemin kimin işine geldiğini bilmek için falcı olmaya gerek yok.
Celal ÇETİN
Sözkonusu sürecin planlama aşamasından uygulanma aşamasına geçmesi, sözde İslamcı terör örgütü El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e saldırması ile başladı. Süreci daha iyi anlayabilmek için Emre Kongar’ın şu tespitlerine bakmakta fayda var:
“Sovyetler Birliği’nin simgesel çöküş tarihi Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılıdır.
Ardından 1991’de Moskova antlaşması ile yeni devletler kuruldu ve Sovyetler Birliği hukuken de dağıldı.
Soğuk Savaş sona erdi…
Komünizm tehdidi siyasal olarak ortadan kalktı…
Böylece Siyasal İslam’ın, ABD (ve Batı) tarafından antikomünist amaçlarla kullanılması da işlevini yitirdi!
Oysa ABD ve Batı yıllarca antikomünist amaçlarla kullanmak üzere Siyasal İslam’a büyük yatırımlar yapmış, siyasal, ideolojik, örgütsel ve parasal olarak büyük kaynaklar harcamıştı.
Bu yatırımların sonuçları ortadaydı…
Uluslararası ilişkilerde ve siyasal-kültürel-toplumsal olaylarda, eğilimler öyle bıçakla kesilir gibi durmaz, sonuçlar birdenbire ortadan kalkmazdı.
Nitekim, ABD’nin ve Batı’nın yıllarca yatırım yaptığı dincilik ve milliyetçilik akımları da olanca güçlerini yeni dönemde de sürdürdü.
Sovyetlerin çöküşü bir anlamda Endüstri Devrimi’nin bitişini ve insanlığın Bilişim Devrimi diye adlandırılabilecek yeni bir döneme girişini de simgeliyordu.
Bu yeni dönemin yükselen ideolojisi, Tarım Devrimi’nin getirdiği din ve mezhepler ile Endüstri Devrimi’nin getirdiği milliyet ve sınıf kavramlarını da aşan bir biçimde Demokrasi ve İnsan Hakları olarak ortaya çıktı.
Böylece ABD’nin ve Batı’nın Sovyetler Birliği’ne karşı yaptığı ideolojik ve siyasal yatırımlar mikrodincilik ve mikromilliyetçilik bağlamında varlıklarını ve işlevlerini yeni dönemin egemen ideolojisi olarak takdim edilen Demokrasi ve İnsan Hakları çerçevesinde sürdürdü…
Ve bu ideolojiler, özellikle Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’daki, Balkanlardaki ve Kafkaslardaki kalıntılarının temizlenmesi için kullanıldı…
Eski devletler, birlikler bölündü…
Yeni küçük devletler ortaya çıktı.
* * *
Elbette ABD’nin yarattığı siyasal-askeri amaçlı örgütlenmeler de varlıklarını sürdürdü.
Ama hedefleri olan Komünizm çöktüğü, Sovyetler Birliği dağıldığı için, varlıklarının sürdürülmesi yeni düşmanların bulunmasına bağlıydı.
Ortadoğu’daki Filistin-İsrail savaşları ve anlaşmazlığı böylece din, mezhep ve milliyetçilik bağlamında yeniden gündeme geldi:
Artık Komünizmin ve Sovyetler Birliği’nin yerini, düşman olarak Filistinlilere, yani İslam’a karşı savaşan İsrail ve onun baş destekçisi ABD almıştı.
Siyasal-askeri nitelikli örgütlerin en güçlüsü olan El Kaide tam bir Dr. Frankenştayn ve yarattığı canavar öyküsünde olduğu gibi, kendi yaratıcısına, ABD’ye yöneldi.
Önce dünyanın her yerindeki ABD üslerine saldırılarla başlayan bu yeni yönelim, 11 Eylül 2001’deki “İkiz Kuleler Saldırısı” ile doruk noktasına ulaştı.
İlginç bir biçimde bu yeni Siyasal İslam-Batı savaşının teorisyeni de ünlü bir Amerikalı siyasal bilimci, Prof. Samuel P. Huntington oldu.
* * *
Pek doğal olarak dine ve milliyetçiliğe, siyasal ve askeri bağlamda yapılan yatırımların tek ürünü El Kaide değildi.
Filistin Kurtuluş Örgütü’ne rakip olarak yaratılan Hamas, İran’ın desteklediği Hizbullah ve irili ufaklı pek çok İslami silahlı örgüt uluslararası siyaset arenasında cirit atmaya başlamıştı.
Örneğini Türkiye’deki Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin arkasında da bu örgütlerin olduğu mahkeme zabıtlarıyla ispat edilen gerçekler arasındaydı.
ABD’nin Irak’ı işgali bütün bu oluşumları tırmandırdı.
Ama aynı zamanda mikrodinci, mezhepçi çatışmaları da şiddetlendirdi…
ABD işgali altındaki Irak’ta Sünnilerle Şiiler birbirlerini öldürmeye başladı.
Bu sırada Siyasal İslam da insanlığın yeni döneminin egemen ideolojisi olduğu öne sürülen Demokrasi ve İnsan Hakları bağlamında yeni atılımlara girişti.
Pek çok ülkede mevcut siyasal yapı çerçevesinde örgütlendi.”
Devam edelim.
YIKIM SÜRECİ (BOP PROJESİ)
Yıkım sürecinin ipuçları, ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı (eski Dışişleri Bakanı) Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 tarihli Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısında ortaya çıkıyor.
“Transforming The Middle East – Ortadoğu’yu Dönüştürmek” başlıklı yazısında Rice Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurguluyor. ABD Büyük Ortadoğu Projesi ile 7 hedef belirlemiş durumda.
1- ABD bu proje ile kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek istiyor.
2- ABD bu proje ile rakipsiz askeri gücü teknolojik imkanı ile Ortadoğu bölgesini kontrol sevdasındadır.
3- Amerika bu proje ile Ortadoğu bölgesinde bulunan petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde denetimini sağlamak istiyor.
4- ABD bu proje ile ayrıca İsrail’in emniyetini sağlama amacını güdüyor.
5- Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bu kaynaklardan uzak tutmak istiyor.
6- Ortadoğu Bölgesinde bulunan tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmayı hedefliyor.
7- Onlara göre var olan ve İslami terör diye adlandırılan görünüşteki terörü önlemek.
Bu hedefler çerçevesinde “Ilımlı İslam ve Sünni Kuşak” projesi devreye sokuldu. Bu proje ile Ortadoğu’da diktatörlükler yıkılacak, yerine İslami temellere dayalı ama göreceli daha demokrat yönetimler işbaşına getirilecekti. Hem bölge halkları ABD ve Batı’ya karşı daha ılımlı hale getirilecek, hem İran’ın “Şii kuşak” projesinin önüne geçilecekti.
Mısır ve Tunus ile başladı operasyon. “Yasemin Devrimi” ile 2011’de Mısır’da Mübarek rejimi devrildi, Tunus’ta da 23 yıldır Tunus’u yöneten Zeynel Abidin Bin Ali ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Yasemin Devrimi’nin arkasında ABD’nin olduğu biliniyordu. ABD, her zaman uyguladığı taktiği bu ülkelerde de uyuguladı, “demokrasi, özgürlük” gerekçesi ile insanları sokaklara döktü. Her iki ülkede de Müslüman Kardeşler örgütü iktidara getirildi.
Proje Suriye ile devam ettirildi. Esad rejimine karşı yine ABD ve Batılı ülkeler tarafından desteklenen muhalif hareketler sokaklara döküldü.
STRATEJİK HATA-1
Ancak ABD ve Batı çok büyük bir stratejik hata yapmıştı. Derin Ortadoğu’yu, bölgenin etnik ve mezhepsel dengelerini gözardı ederek askeri güç-ekonomik güç bileşkesi ile eski düzeni yıkıp yeni düzeni kurabileceklerini zannettiler.
Bölgede otoriter rejimlerin yıkılması ile “tek kural kuralsızlıktir” kuralının devreye girdiği gerçeğinin gözardı edilmesinin bedeli çok ağır oldu. Yüzyıllardır Şii-Sünni rengesi (veya dengesizliği) arasında ezilen bölge, otoriter olmakla birlikte bütünlüğü sağlayabilen rejimlerin yıkılması ile birlikte kaosa boğuldu, radikal terör gruplarının eline geçti. Bölgenin temelini oluşturan mezhep çatışmaları katliam boyutlarına ulaşırken ABD ve Batı’nın menfaatlerini tehdit eder hale geldi.
TÜRKİYE’NİN DURUMU
Bölgede yıkım süreci sürerken Türkiye bu sürecin dışında tutuldu. Bunun değişik sebepleri var.
En başta gelen sebep, Türkiye’nin devlet-millet yapısıdır. Türkiye, devlet yapısı, kurumları, milli ve devlet hafızası, refleksleri itibariyle diğer Arap ülkelerine benzemez. İstiklal Savaşı veren, bu savaşı kime karşı niye verdiğini hala bilen bir millet olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suriye, Irak gibi olması mümkün değildi. Bu nedenle Türkiye’nin yıkım süreci zamana yayıldı. “İç sorunları ile uğraşan bir ülke konumunda tutulması” daha uygun görüldü.
Ayrıca nüfus yapısı Müslüman olmakla birlikte demokratik kurum ve kuralları ile yönetilen, Batı’nın kazanımlarını yaşam biçimi haline getirmeye çalışan bir yapıya sahipti. Bu üzellikleri Türkiye’nin bölgede örnek ülke olarak seçilmesini sağladı. Bu seçimin doğal sonucu, 2002’de AKP’nin iktidara getirilmesidir.
İslami hassasiyetleri bulunan ama Batı ile yakın ilişki içinde bulunan, ekonomik gelişmesini sürdüren, demokratik haklara saygılı bir yönetim biçimi.
Müslüman Kardeşler örneğine alternatif olarak Türkiye modeli geliştirildi. Bir başka ifadeyle, Müslüman Kardeşler projesinin başarısızlığı durumunda Türkiye modeli devreye sokulacaktı.
STRATEJİK HATA-2
Bu noktada ABD ve Batı ikinci bir stratejik hata yaptı. Türkiye’nin ve AKP’nin dönüşerek kontrolden çıkabileceği ihtimalini hesaplayamadı. ABD ve Batı’nın izni ve onayı ile zamana yayılarak Türkiye’nin dönüştürülmesi kapsamında devletin üniter yapısı, cumhuriyetin kuruluş felsefesi, köklü kurum ve kuralları “Yeni Türkiye” konseptine uygun hale getirildi.
Zaman içinde AKP iktidarında da dönüşüm gözlenmeye başladı. Mısır ve Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesi ile birlikte AKP iktidarı bu felsefeyi politikasının temeli haline getirdi. Türkiye’nin o ülkelere göre daha oturmuş, yapısal dönüşümlerini tamamlamış ülke olmasının getirdiği avantajları kullanan AKP iktidarı, bölgede “oyun kurucu” olmaya heveslendi. Bu, “kendi başına iş yapma” açılımının ilk adımlarıydı. BOP’a uyumlu hareket etmeyi kabul etmiş bir iradenin BOP’a aykırı olarak kendi başına hareket etme isteği, kabul edilemezdi. 11 Eylül 2001 sonrası Başkan Bush’un, “ya bizdensiniz ya karşımızda” yaklaşımı, burada da geçerliydi. ABD ve Batı’dan, “BOP’u kabul ettiysen, kendi başına hareket edemezsin. Kendi başına hareket ediyorsan BOP’a uyumlu değilsin. Tercihini yapacaksın” cevabı gelmekte gecikmedi. Bununla birlikte ABD ve Batı’nın AKP iktidarına bakışı da değişmeye başladı.
Suriye’de Esat rejimini değiştirebileceği zannına kapılması, ABD’den çok ABD’ci kesilmesi, bölgedeki Sünniler’in hamisi rolüne soyunması, gerek bölgesel, gerekse küresel dengeleri gözardı ederek kendi ajandasını uygulama isteği AKP yönetimindeki Türkiye’yi yeni sorunlara sürükledi.
“Derin strateji” adı verilen yeni konsept pek çok eksiği içinde barındırıyordu. Bunların başında ise “AKP’nin derin Ortadoğu’yu, Osmanlı’yı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölge felsefesini bilmemesi, geçmiş dönemleri ve politikaları saplantılı önyargılarla reddetmesi” gibi yaşamsal yanılgılar peşpeşe hataları getirdi.
AKP’nin en büyük hatası, bölge sorunlarına mezhep zaviyesinden bakması oldu. Osmanlı İmparatorluğu ve devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgenin mezhep bataklığına girmedi. İzlediği denge politikaları ile tüm kesimlere eşit mesafede durmayı başardı. Ancak AKP iktidarı Sünni ağırlıklı politikaları ile bölge bataklığına girdi.
Suriye’de Esad düşmanlığı sonucu Sünni aşırı İslamcı terör gruplarının desteklenmesi, ABD’nin “Sünni Kuşak Projesi”ne dahil olması, yanlış politikaların sonucu olarak karşımıza çıktı. Bu sorunlar, AKP’ye bakışını ve yaklaşımını sorgulayan ABD ve Batı’yı rahatsız eder boyuta ulaştı.
Tabii bölgenin hakim güçleri olan İran ve Rusya’nın aktif politikalarını unutmamak gerekiyor. Mezhep çatışmaları ve mezhepçilik, özellikle Sünni terörün önlenemez boyutlara ulaşması ABD ve Batı kadar Rusya’yı da tehdit etmeye başladı. Bu ortak tehdit, bölge konusunda ABD, Avrupa ve Rusya’yı ortak çözümlere yöneltti.