Batı için IŞİD ve Rusya tehdit algılamasında ilk sırada. Konu NATO kapsamına alındı. Türkiye NATO ile milli menfaatleri arasında sıkışmış görünüyor. Ortadoğu coğrafyasında yaşananlar ABD ve Batı emperyal yayılmacılığının sonuçlarıdır ve milli menfaatlerin dışında yer alması gerekiyor. Ancak teslimiyetin doğal sonucu olarak Türkiye kendisini bir çatışmanın içinde buldu. Türkiye-NATO ilişkilerinin ve sınırlarının yeniden tartışmaya açılmasının zamanı geldi.
Celal ÇETİN
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak kurulan ve farklı dönemlerde 16 ülkenin daha katıldığı uluslararası askerî ittifaktır.
İttifak, üyelerinden birine herhangi bir dış güçten gelebilecek saldırıya karşı ortak savunma amacıyla kuruldu. NATO’nun merkezi, örgütün Kuzey Amerika ve Avrupa’daki 28 üyesinden biri olan Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunmaktadır. 22 ülke NATO’nun “Barış İçin Ortaklık” adlı girişiminde yer alırken 15 ülke kurumlaşmış diyalog programlarında bulunuyor. Tüm NATO üyelerinin toplam askerî harcaması, dünyadaki savunma harcamalarının yüzde 70’inden fazla. Üyelerin savunma harcamalarının GSYİH’lerinin yüzde 2’si kadar olması gerekiyor.
Örgüte üye ülkelerin silahlı bir saldırıya uğrayan herhangi bir üye ülkeye yardım etmelerini öngören Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesi NATO tarihinde bir kez 2001’deki 11 Eylül saldırılarından sonra uygulandı. Gerçekleştirilen bu saldırıların ardından askerler, NATO liderliğindeki ISAF’in emrinde Afganistan’a konuşlandırıldı. Örgüt aralarında Irak’a eğitmen yollanması, korsanlığa karşı operasyonların desteklenmesi ve 2011’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararı uyarınca Libya üzerinde uçuşa yasak bölgenin uygulanması gibi çeşitli ek rollerde yer aldı. NATO üyelerini istişareler için toplantıya çağıran daha az etkili 4. madde, Türkiye tarafından 2003’te Irak Savaşı sırasında ve 2012’de Suriye İç Savaşı sırasında silahsız bir Türk F-4 keşif jetinin düşürülmesinin ve Suriye’den Türkiye’ye havan topu atılmasının ardından ve Polonya tarafından 2014’te Rusya’nın Kırım’a müdahalesinden sonra olmak üzere toplamda dört kere uygulandı.
Üye ülkelere NATO (ABD) baskısı
NATO’nun kuruluş felsefesi ittifak zeminine ve müttefiklik ilişkisine dayanıyor. Ancak kuruluşundan bu yana “üye ülkeler arasında ayrımcılık yapıldığı, NATO ittifakının güçlü ülkelerin menfaatleri doğrultusunda kullanıldığı” gibi eleştiriler devam etti. Özellikle ABD’nin kişisel menfaatlerinde diğer ülkeleri yanına çekebilmek için NATO’yu kullanmak istediğine dair suçlamalar bugün de sürüyor.
90’lı yıllarda “tek süper güç” olarak ilan edilen Amerika, şampiyonluk unvanını bugün artık koruyamıyor. Uzmanlara göre Washington, tek başına dünyada düzeni sağlayacak güçte değil, sorumluluğunu paylaşmakta ise isteksiz davranıyor.
Yaygın kanaate göre Amerika, liderliğini koruma çabasıyla diğer oyuncuları zayıflatmak amacıyla her şey yapıyor. Tüm dünyayı kendilerine göre ayarlamaya çalışan ABD’nin son 20 yılın doktrinlerine bakıldığında bu gerçek görülebiliyor. Örneğin istihbarat servislerinin hazırladığı ‘2030 Yılına Kadar Küresel Eğilimler’ adlı son belge ile ABD, liderliğini koruma hedefini belirledi. İzlediği rota genel olarak bu politikaya uyuyor.
Bir başka eleştiri de birkaç büyük ülkenin ulusal menfaatlerinin NATO çerçevesine sokulması ve diğer ülkelerin menfaatleri ile çatışması. Böyle bir çatışma durumunda büyük ülkelerin menfaatleri NATO kararları kapsamına sokularak diğer ülkeler üzerinde baskı oluşturuyor. Her ne kadar ittfaka katkıları konusunda üye ülkelere inisiyatif tanınmış olsa da uluslararası uygulamalar farklı olabiliyor. NATO’ya bağlı kalmanın dengesini kuramayan ülkelerin bir süre sonra bağımsız hareket etme yeteneğini kaybettiği görülüyor.
Türkiye-NATO ilişkisi
Türkiye’nin NATO üyeliği dönemin Sovyetler Birliği’nin tehdit olarak algılanması ile gündeme geldi. 1945-1946 yıllarında Sovyetler’in bir yandan Türkiye’nin doğu Anadolu topraklarını resmen istemesi ve öte yandan da Boğazlar’a yerleşmek taleplerini resmen açıklaması Türkiye Cumhuriyeti’ni kritik bir karar vermeye zorladı. Egemenlik ve toprak bütünlüğüne karşı yönelen bu tehlike karşısında Türkiye kendisini Sovyetler Birliği karşısında gerçekten bir denge unsuru olabilecek bir kuvvete dayanmak ve böyle bir kuvvetin ittifakını elde etmek zorunda hissetti.
Türkiye 25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’na tugay seviyesindeki askeri birlikle katıldı ve Türk askeri büyük kahramanlık gösterdi. Bunun üzerine NATO Bakanlar Konseyi, 21 Eylül 1951’de yayınladığı bildiride, Türkiye ile Yunanistan’ı da NATO’ya katılmaya davet etmeye karar verdiğini açıkladı ve 17 Ekim 1951’de Londra’da imzaladığı bir protokol ile, Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya katılmalarını kabul etti.
Aradan geçen 63 yılda NATO’nun görev tanımı, üyeler arasındaki ilişkiler sürekli değişiklik gösterdi. Bu süre içinde NATO, ortak savunma doktrini sınırları dışına çıkarak Türkiye gibi üye ilkeleri “ABD’nin ileri karakolu” olarak görmeye başladı. Bir anlamda ABD ve diğer büyük ülkelerin menfaatlerini koruyan bir kurum haline dönüştü. ABD ve Batı Türkiye gibi ülkeleri NATO üzerinden kendi ulusal önceliklerine bağımlı kıldı.
İki teşebbüs, iki başarısızlık
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde iki kez NATO ve Batı eksenine alternatif açılımlar gündeme geldi, her ikisinde de izin verilmedi.
Adnan Menderes döneminde Demokrat Parti (DP) planlı kalkınma için Batı kaynaklarından kredi talebinde bulundu. Talebin reddedilmesi üzerine Sovyetler Birliği ile ekonomik işbirliği kararı alındı. Pek çok ağır sanayi tesisleri o dönemde yapıldı. Batı ittifakını dengelemek amacıyla Avrasya projesini gerçekleştirmek isteyen DP iktidarının önü 1960 darbesi ile kesildi ve Türkiye yeniden Batı eksenine dönmek zorunda kaldı.
İkinci teşebbüs 1990’lı yılların başında gündeme geldi. Devletin karar mekanizmaları ABD ve Batı ile ilişkileri muhafaza ederek Avrasya bölgesine yönelme kararı aldı. Soğuk savaşın sona ermesi, Rusya Federasyonu ile yeni bir sayfa açılması, özellikle ABD ve Batı yayılmacılığının Ortadoğu gibi Avrasya bölgesini de tehdit etmesi Türkiye ile Rusya’yı yakınlaştırdı.
2002’nin başlarına kadar Türkiye ile Rusya ve Avrasya coğrafyası arasında karşılıklı güvene ve ortak menfaatlere dayalı güçlü ilişkiler kuruldu. Türkiye ikinci kez Batı’yı reddetmeden alternatif bir açılıma başladı.
Ancak 2001 İkiz Kulelere saldırı ve 2002’de Türkiye’de hükümet değişikliği ile birlikte Türkiye’nin teşebbüsü bir kez daha başarısız oldu.
NATO mu, ulusal menfaatler mi?
NATO üzerinden Batı’ya bağımlılık Türkiye’nin bağımsız hareket etme iradesini ve ulusal menfaatlerini koruma refleksini önemli ölçüde etkiledi. Soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği tehditi gerekçesiyle Türkiye-NATO ilişkileri sorgulanmıyordu. Ancak soğuk savaş döneminin bitmesi ile birlikte NATO’nun Türkiye üzerindeki baskısı ortaya çıktı.
Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmaması ve alternatif politikalara yönelmemesi için Türkiye’deki siyasi iktidarlar ile kurum ve kuruluşlar üzerinde yoğun baskı uygulandı. Bu baskılar sonucu Türkiye milli menfaatleri ile NATO’nun (ABD-Batı) menfaatleri arasında sıkıştı. Türkiye bir yandan Batı ekseninde tutulurken diğer yandan ittifak içindeki etkinliği giderek azaltıldı.
IŞİD-Rusya kıskacındaki Türkiye
Türkiye, NATO üzerinden ABD-Batı eksenine bağımlılığının en somut ve kritik sürecini yaşıyor. Ortadoğu’da IŞİD tehlikesi ile Kafkaslar-Hazar bölgesinde ABD-Rusya çekişmesinde taraf olmak zorunda kaldı.
Her iki konu da, Batı kaynaklı çıkar mücadelesi olarak kabul ediliyor.
IŞİD’in kim tarafından kurdurulduğu, desteklendiği ve kimlerin menfaatleri için çalıştığı ortaya çıkmaya başladı. Ayrıca IŞİD’in Türkiye tarafından desteklendiği iddiaları devam ediyor. Batı destekli bir terör örgütü olduğu kesinleşen IŞİD, bölgede ABD ve Batı çıkarlarına yönelince yine bu ülkeler ve Türkiye için tehdit haline dönüştü. Bir anlamda Batı ve Türkiye, kendi yarattıkları canavarla savaşmak zorunda kalacak. Konu, NATO zirvesinde ele alınarak bir anlamda NATO’nun sorunu haline getirildi. Böylece Türkiye de işin içine dahil edildi, ancak aynı zamanda Ankara’nın inisiyatif kullanma iradesi de ortadan kaldırılmış oldu.
ABD’nin önerdiği ve başını çektiği “çekirdek koalisyonda” ve yine ABD Başkanı Obama’nın açıkladığı “çelik çekirdek” planlarında Türkiye de yer alıyor. IŞİD’le 3 yıllık bir savaşa hazırlanılıyor. ABD ve Batı kara harekatı olmadan IŞİD’le mücadele edilemeyeceğini biliyor. Aynı zamanda bölgeye asker göndermek de istemiyor. İddialara göre ABD kara harekatı için Türk Ordusu kullanmak istiyor, kendisi ve Batı hava desteği ile lojistik destek sağlayacak.
Bu noktada Türkiye’nin ABD ve NATO çerçevesinde hareket etmesi kendi menfaatlerine uygun görünüyor. ABD (Batı) ile Türkiye’nin ortak yürüttükleri yanlış politikalar nedeniyle ortaya çıkan tehdit, yine bu ülkelerin ortak savaş planlarıyla ortadan kaldırılacak. Ancak zorlu savaştan en fazla zarar görecek ülke, yine Türkiye olacak.
IŞİD’le olası bir savaşta kaçırılan 49 Dışişleri mensubunun hayatı tehlikeye girecek, Türkiye kanlı terör saldırılarına sahne olacak ve asker kaybı yaşanacak. Türkiye çatışmalara girmek istemiyor, ancak yoğun baskıya dayanıp dayanamayacağı bilinmiyor. Genelkurmay’ın ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’in ziyareti sırasında “Türkiye ortak operasyona kesinlikle katılmayacak” mesajı ilettiğine dair iddialar ortaya atılsa da, bazı soru işaretleri bulunuyor. Genelkurmay bu mesajı kendi inisiyatifi ile iletemeyeceğine göre hükümetin bilgisi var. O zaman hükümet mesajı niye direk kendisi iletmiyor da askeri kanallardan ulaştırıyor? İleride Ankara ve Washington arasında 1 Mart Tezkeresi benzeri bir gerilim yaşanırsa, sorumluluk askere mi yıkılmak isteniyor?
Sonuç olarak Ortadoğu’da yaşananlar ABD ve Batı’nın emperyal yayılmacılığının sonuçları ve Türkiye’yi ilgilendirmiyordu. Ancak Batı’ya bağımlılığın doğal sonucu olarak Türkiye kendisini bir çatışmanın içinde buldu.
Kafkasya’da ABD-Rusya savaşı
Öte yandan Kafkasya’da ve Hazar bölgesinde Türkiye’yi hiç ilgilendirmeyen ve Türkiye’nin milli menfaatlerine büyük darbe vuracak bir mücadele başladı. ABD’nin küresel güç özelliğini devam ettirmesine yönelik başlatılan mücadelede hedef Rusya.
Rusya’nın kendini toparlamaya başlaması, Çin başta olmak üzere ABD’ye rakip olabilecek ülkelerle ekonomik ilişkilerini geliştirmesi, Washington yönetimi tarafından tehdit algılamasında ilk sıraya çıkarıldı. Rusya ile ilan edilmemiş bir savaşa giren ABD, Çeçenistan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkeler üzerinden Rusya’yı istikrarsızlaştırma politikaları izlemeye başladı. Son olarak yine Batı destekli Ukrayna karışıklıkları ve Kırım’ın Rusya’ya katılma kararı ABD için alarm olarak kabul edildi.
Öncelikli olarak soft power (yumuşak güç) stratejisiyle başlayan Washington yönetimi Avrupa’yı ve diğer ülkeleri baskıyla yanına çekerek Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulamaya başladı. Ancak yaptırımların yetersiz kalması Batı’yı yeni önlemler almaya (hard power-sert güç) yöneltti ve konu NATO zirvesine taşındı.
Galler’in Newport şehrinde düzenlenen NATO zirvesinden sonra açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen,“Ukrayna’daki Rusya gibi tehditlere karşı ‘acil müdahale gücü’ oluşturacağız” dedi. Rusya tehdidine karşı oluşturulacak müdahale gücüne kara ve deniz birliklerinin dahil edildiği bildirildi. Rasmussen, binlerce askerlik kara birliklerinin önümüzdeki birkaç gün içerisinde konuşlandırılabileceğini söyledi.
Öte yandan aynı Rasmussen, “soğuk savaştan yana değilim. Rusya ve NATO arasında yapıcı partnerlik ilişkileri olmalı. NATO’nun Rusya için güvenlik tehdidi oluşturmadığını garanti edebilirim. Eğer bir tehdit hissediyorsa, bu tehdit farklı bölgelerden geliyordur. NATO Genel Sekreteri olarak, Rusya ile partnerliği hedefliyorum” açıklamasında bulundu. Alınan karar ve Rasmussen’in açıklamaları yanyana okununca NATO’nun ve ABD’nin “havuç-sopa” politikası izlediği görülüyor.
Kaybeden Türkiye olacak
ABD (NATO) – Rusya çatışması Türkiye’nin milli menfaatlerine tamamen aykırı kabul ediliyor. Rusya ile Türkiye arasında enerji başta olmak üzere inşaat, turizm, ticaret alanlarında güçlü işbirliği bulunuyor. Ayrıca uzun yıllardır “Karadeniz’in güvenliğinin iki ülke tarafından sağlanması, üçüncü ülkelerin Karadeniz’deki dengelere müdahale etmemesi” konusunda ortak anlayış hakim. Karadeniz, Avrasya ve Ortadoğu bölgesinde en etkili ve güçlü iki ülke, Türkiye ve Rusya. ABD ve Batı’nın bu bölgelere müdahalesi hem Rusya için hem Türkiye için olumsuz gelişmelere yol açabilir, açmaya başladı.
ABD’nin savaşına zorla müdahil olması durumunda Türkiye’nin kayıpları çok büyük olacak. Bölgede Rusya gibi güçlü bir komşusu ile ilişkileri bozulacak. Bölgede tarihi ve kültürel bağları bulunan Türk cumhiriyetlerine olan ulaşım yolları kapanacak. Rusya ile Batı arasında “enerji kavşağı” özelliğini kaybedecek. Ortadoğu’da tüm komşuları ile sorun yaşarken, bölünme ve IŞİD tehdidi ile başetmeye çalışırken Kuzey’de de sorun yaşamaya başlayacak.
Dengeli bir politika izlemesi durumunda ise Türkiye hem ekonomik hem siyasi açıdan kazançlı çıkabilir. Örneğin Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımları lehine çevirme imkanı varken, bunu kullanamadı. Rusya ihtiyacı olan mal ve hizmet alımını Türkiye üzerinden yapabilirdi, ancak ABD baskısı nedeniyle bu fırsatı kaçırdı.
NATO (Batı) ile ilişkilerde ‘zorunlu’ katkısını artıran Türkiye, buna karşılık ittifak içindeki etkinliği ve önemi azalıyor. Buna karşılık Polonya ve Baltık ülkeleri gibi yeni üyelerin önemi artıyor. Örneğin son yıllarda ABD’nin Türkiye’ye askeri yardımlarında önemli bir azalma yaşanırken Polonya’ya yapılan yardımlarda ciddi artış gözleniyor. Polonya bu yardımlar sayesinde NATO içinde ABD ve Türkiye’den sonra üçüncü büyük askeri güç haline geldi. ABD Polonya’ya 48 adet yeni nesil F16 savaş uçağı verirken Mart 2014’te Polonya topraklarına 12 F16 ve 200 asker konuşlandırdı.
Bir başka ifadeyle ABD ve Batı’nın değişen menfaat ve tehdit değerlendirmelerine göre Türkiye’nin önemi de değişkenlik gösteriyor. Bu durum ise Türkiye’nin ittifak içinde kalıcı bir önem ve etkinlik oluşturamadığını gösteriyor. NATO’nun (ABD) ileri karakolu konumunu üstlenen Türkiye, gerektiği zaman askeri gücüne başvurulan ama ittifakın karar mekanizmalarında hakettiği konuma getirilmeyen ülke durumunda.
Son olarak Rusya’yı abluka altına almak isteyen ABD, NATO üzerinden Türkiye’yi planlara dahil ediyor. Bilindiği gibi Montrö Boğazlar Sözleşmesi yabancı askeri gemilerin 21 günden fazla Karadeniz’de kalmasına izin vermiyor. ABD Montrö Anlaşması’nın değiştirilmesini talep ediyor. 2000’li yılların başına kadar Ankara ve Moskova bu talepleri geri çevirdi. Ancak yeni dönemde ne olabileceğini kimse bilmiyor.
Sonuç olarak Türkiye ile NATO ilişkileri sorgulanmaya muhtaç durumda. Özellikle ABD, Almanya, İngiltere gibi ittifak üyesi ülkelerin Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması ile güven unsuru sarsılmış görünüyor. Ayrıca ABD’nin Almanya’yı dinlemesi karşısında Berlin’in gösterdiği tepkiyi Ankara’nın gösterememesi, Türkiye’nin bağımlılığının düzeyini ortaya koyuyor.