Neler Oluyor

İHSANOĞLU’NUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

By Temmuz 17, 2014 Ocak 11th, 2019 No Comments

Ne kadar acı olursa olsun bir gerçeği kabul etmek zorundayız. Gerçekleri objektif olarak kabul etmek, zaafyarımızı, hatalarımızı sorgulamamızı ve doğru tespitlerde bulunmamızı sağlar. Alınacak doğru tedbirler doğru tespitlere bağlıdır. Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu adını değerlendirirken ülke gerçeklerini, nereden gelip nereye gittiğini iyi bilmek zorundayız.

Celal ÇETİN

Türk milletinin değer yargıları, zaafları ve şartları emperyalizm tarafından çok iyi analiz edildi ve “yıkım projesi” başarıyla uygulandı. Uzun yıllardır cehaletle boguşan, karnını doyurmak zorunda bırakılan Türk milleti, elinde kalan son kalesi muhafazakarlığa sığınmak zorunda kaldı. Muhafazakarlığın temelini oluşturan İslam dinini bilmeden, tanımadan dindarlık özelliğini korudu. Cihaletle dindarlığın bileşkesi, emperyalizmin en güçlü sihalıdır ve bu silah Türkiye’de sonuna kadar kullanıldı.

Öte yandan Türk milletinin büyük çoğunluğu merkez sağda yer alır. Milli ve muhafazakar kimliğine inandığı siyasi yapılanmalara güvenir ve peşinden gider. Son yıllara kadar millilik ve muhafazakarlık  birbirini tamamlayan iki kavram olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk milletinin temelini oluşturdu.

Muhafazakarlık bu milletin binlerce yıllık hafızasında yaşamaya devam ederken millilik kavramı Türk’e özgü bir nitelik kazandı. Mazlumlara umut, zalimlere korku olan Türk İstiklal Savaşı’nı temel alan bir millilik kavramı hakim oldu. İstiklal Savaşı’nın Mustafa Kemal Atatürk demek olduğunun çok iyi farkında olan Türk milleti, böylece Mustafa Kemal’in millilik kavramı ile Hz. Muhammet’in dini İslam’ı kendi benliğinde benimsedi ve özümsedi.

Bu miras, Atatürk’ün silah arkadaşı, İstiklal Savaşı’nın Galip Hocası Celal Bayar tarafından merkez sağın felsefesi haline dönüştürüldü. “Atatürk, seni sevmek milli bir ibadettir” cümlesi ile hayat bulan bu felsefe, geleceğin de yol haritası oldu.

Atatürk’ten beslenen millilik, Türkiye’nin geleceğinin garantisidir. Ancak aynı zamanda emperyalizmin önündeki en büyük engel olma özelliğini de bünyesinde barındırır. Bir başka ifadeyle emperyalizm, Türkiye üzerindeki planlarını uygulayabilmek için ülkeyi ve insanlarını Atatürk’ün mirasından yoksun bırakmak zorundadır. Yani merkez sağın içini boşaltmak da denebilir buna.

Ve merkez sağı Atatürk’ten koparma operasyonu başlatıldı.

Merkez sağın beslendiği damar Mustafa Kemal-Celal Bayar misyonu ve mirasıdır. Küreselleşmenin, yeni dünya düzeninin kabusu da bu misyon ve mirastır. İstiklal Savaşı’nı, “geldikleri gibi gitmelerini” hala unutamadılar çünkü.

Türkiye Cumhuriyet Devleti’nde yaşamaktan gurur duyan, bu cumhuriyetin temellerini bilen, tanıyan insanların yeni dünya düzeninin piyonları olması beklenemez. O insanlar bilir ki, küreselleşmenin, yeni dünya düzeninin aktörleri, bir zamanlar “geldikleri gibi gidenlerdi…” Ve geldikleri gibi gitmelerini sağlayan da Mustafa Kemal’di. Mustafa Kemal’i, onun mirasını koruyan ve yeni nesillere aktarmak isteyen Celal Bayar’ı tanıyan Türk insanı gidenlerin geri gelmesine izin vermezdi.

O halde yapılması gereken belliydi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yaşayanların Mustafa Kemal ve Celal Bayar’ı unutmaları sağlanmalıydı. Tabii Cumhuriyet’in kurucu iradesini, kurum ve kurallarını da.

Ve ne yazıktır ki başarıldı. Bu toplum önce küçük parçalara ayrıldı. Bütün olmanın gücü ortadan kaldırıldı. Ardından küçük parçalar birbirine alternatif hatta düşman hale getirildi. Cehalete ve yoksulluğa mahkum edilirken merkez sağ “Ilımlı İslam, Dinlerarası Diyalog” gibi Batı laboratuvarlarında hazırlanan sözde din figürleriyle donatıldı. “Osmanlı Milletler Cemiyeti, Yeni Osmanlıcılık” gibi yine Batı laboratuvarlarında hazırlanan stratejilerle gözleri boyandı. Batı laboratuvarlarında hazırlanan sözde demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler gibi kavramlarla köklerinden koparıldı.

Merkez sağın düşünme, sorgulama gibi yetenekleri, milli/ulusal refleksleri yok edildi. Tarikat, cemaat adıyla ayrıştırdıkları toplumu yine sözde tarikat, cemaat şeyhlerinin, liderlerinin peşine taktılar.

Kur’an-ı Kerim’de kendisini bulan İslam’ı terk eden bu toplum, İslam’da olmamasına karşın “ruhban sınıfını” benimsedi. Çünkü her tarikat şeyhi, her cemaat lideri kendisini Allah’la kul arasında bir yere yerleştirdi. Haddi olmadığı halde Allah adına fetva verir oldu, Kur’an’da açıkça Hz. Muhammed (sa)’den sonra peygamber gelmeyeceği yazıldığı halde her biri kendisini peygamber yerine koydu.

Toplum bu hale dönüştürülünce doğal olarak siyasi tercihleri de bu yönde şekillenmeye başladı.

Ülkeyi ve toplumu toparlamanın, İslam Dini’ni Batı laboratuvarlarından kurtarmanın tek yolu, Atatürk’ün sağının kendisini toparlamasından geçiyor.

Merkez sağ üzerinde oynanan oyunların benzeri merkez sol üzerinde de oynandı. Amaç aynıydı. Merkez solu Atatürk’ün silah arkadaşı, 1. Ve 2. İnönü Savaşları’nın muzaffer komutanı, Lozan görüşmelerinin mimarı İsmet İnönü’den koparmak ve gayrimilli, emperyalizmin laboratuvarlarında hazırlanmış sol anlayışını hakim kılmak.

Öte yandan demokrasi, insan hakları, laiklik gibi kavramları Batı’nın tekelinden kurtarmanın yolu da Atatürk’ün solunun kendisini toparlamasından geçiyor.

Yani Atatürk’ten beslenen milli sol ve milli sağ kavramlarının hakim kılınması tek kurtuluş yolu olarak ortaya çıkıyor.

İHSANOĞLU VE YENİDEN YAPILANMA

Bu gerçekler ışığında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu incelemekte fayda var.

İhsanoğlu’nun, “Ne CHP’de ne de MHP’de kaydım yoktur. Ben, ailem ve eşimin ailesi Demokrat Parti geleneğinden geliyoruz” sözleri muhafazakar kimliğini gösteriyor.

Bursa’nın Umurbey ilçesinde bulunan 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar Müzesi’ni ziyareti sırasında söyledikleri ise merkez sağa bağlılığının işaretidir: “Celal Bayar büyük bir insandır. Kurtuluş Savaşı’nın, milli mücadelenin Galip Hoca’sıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde kendisini demokrasiye ve barışa adamış bir insandır.”

İhsanoğlu’nun Atatürk’e bakış açısı da irdelenmesi gereken bir olgudur. Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer’e verdiği röportajda bakış açısını net olarak görmek mümkün.

ATATÜRK’Ü İNKAR TÜRK TARİHİNİ İNKARDIR

“Atatürk’ü, Cumhuriyet realitesini ve kazanımlarını inkâr etmek tamamen yanlıştır. Atatürk istiklal mücadelesinin kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak tüm Türk milletinin gönlünde yer etmiş mümtaz bir şahsiyettir. Bunun aksini söylemek tarihin realitesine yakışmayan bir tutum olur. Fransa için Napolyon, ABD için George Washington neyse Türkiye için de Atatürk odur.”

NE REDDEDELİM NE DE KUTSAYALIM

Türkiye’de Atatürk meselesi gündeme geldiğinde yapılan şu: Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor. Ne kutsamalı ne de reddetmeliyiz. Türkiye’nin bu tartışmaları çoktan aşmış olması lazım. Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz.”

İhsanoğlu’nun bu tespitleri, bu ülke insanının Atatürk’e yaklaşımını da ortaya koyuyor. Kabul edelim ki Türkiye’de bir kesim Atatürk’ü ve yaptıklarını külliyen reddederken, bir kesim ise kutsama derecesinde sahip çıkıyor. Ancak her iki kesimin de Atatürk ve cumhuriyet felsefesini anladığını söylemek mümkün değil.

Atatürk, “Beni görmek demek behemahal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir…” sözleri ile kutsanmasına bizzak kendisi karşı çıktı. Atatürk’ün oluşturmaya çalıştığı bilgi toplumunda külliyen reddetmenin veya kutsamanın yeri yoktur. Akılla, bilgiyle tanımak vardır.

Yine Atatürk’ün 1923’teki şu sözleri dine bakış açısını ortaya koyuyor: “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”

İhsanoğlu’nun şu sözleri ile Atatürk’ün sözleri arasındaki yakınlık dikkat çekicidir: “Din-siyaset ilişkisi düzenlenmesi gereken bir alandır. Bu ikisi arasındaki sınırın tayininde hep problemler olmuştur. Siyasi güçlerin din üzerinde baskı kurmaması gerekir. Benzer şekilde siyaset üzerinde din adına bir baskı da kurulmamalı. Bu durumların her ikisinin de başarısızlıkla neticelendiği örnekler hem İslam hem de dünya tarihinde mevcuttur.”

Sonuç olarak Ekmeleddin İhsanoğlu, Türkiye Cumhiriyeti’ni kuran entelektüel iklimde yetişti. Osmanlı geçmişi ile cumhuriyet felsefesini başarılı bir şekilde uyumlaştıran yapısı, İhsanoğlu’nu denge mekanizmasının odağı haline getiriyor.

Cumhurbaşkanlığına aday olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı rahatsız eden de İhsanoğlu’nun bu denge odağı özelliği.

Bir diğer rahatsızlık noktası ise; “Yeni Türkiye’nin (AKP’nin ve Erdoğan’ın) Ortadoğu’da yaptıkları ve çoğunu kamuoyunun bilmediği gizli politikaları” Ekmeleddin İhsanoğlu’nun biliyor olması. Seçim sürecinde bu bilgilerin ne kadarının kullanılabileceğini bilmemekle birlikte kullanılma ihtimali Erdoğan’ı oldukça rahatsız ediyor. Erdoğan’ın İhsanoğlu’nu direk hedef almamasının temelinde bu korkular yatıyor olabilir.

Sonuç olarak Türkiye bir yol ayrımına gelmiş durumda. Milli/ulusal refleks ile Batı’nın koaston çıkış arayışları kesişti. Türkiye’nin milli/ulusal refleksi, bir anlamda Batı’nın kurtuluşunun da yolunu açabilecek.

Köşk’e İhsanoğlu’nun çıkması, 12 yıllık AKP (Müslüman Kardeşler-mezhep ayrımcılığı temelli politikalar) sürecinin sona ermesi anlamı taşıyor. İhsanoğlu ile birlikte Türkiye’nin ve bölgenin ihtiyacı olan “gerilimsizlik” süreci de başlayabilir. Etnik ve mezhep ayrımcılığından uzak, muhafazakar yapı ile “muassır medeniyet” bileşkesi yeniden hakim kılınabilir.