Ortadoğu bölge itibariyle insanlık tarihinin doğuşundan beri birtakım farklı olaylara sahne olmuş bir coğrafyadır. Bu durum üç semavi dinin de merkezi olma özelliğine sahip olması nedeniyle de önemlidir.
MUSTAFA ALVER – Marmara Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü
Bu durumu Yahudilerin devleti olan İsrail ile İslam’ın ilk kıblesinin bulunduğu ve Müslümanlar için değişik birçok dini ritüele sahip bir yer olan Filistin arasındaki çatışmaların nedenlerini, sonuçlarını ve bölge siyasetine etkilerini ele almaya çalışacağız. Konu hem Filistin hem de İsrail açısından bakıldığında sınırları belli olmayan, kimilerine göre iki devlet kimilerine göre ise tek devletin olması bakımından da ehemmiyetli durumdadır.
İnsanlık tarihi boyunca eski olan Ortadoğu ve onun kalbi niteliğinde bulunan Filistin semavi dinlere merkez olmuştur. Semavi dinler buradan dünyanın değişik bölgelerine yayılmışlardır. Tarihe bakıldığında gücü elinde bulunduranlar her zaman bu coğrafyaya hakim olmak istemişlerdir. Kimi zaman haritaları çizmişler, kimi zaman ise isimleri belirlemişlerdir. Buradan hareketle Dünya Savaşlarına bakıldığında güç elinde olanlar haritaları tanzim edip, bölgeye kendilerine göre ‘’Ortadoğu’’ (Middle East) ismini vermişlerdir. Sadece bu iki önemli unsurun ilki yani Dünya Harpleri neticesinde batılı unsurlar bölgeyi diledikleri gibi şekillendirmişlerdir. Yahudilik için ne kadar önemli ise İslamiyet için de fazlasıyla o kadar ehemmiyetli yer olan Kudüs şehri bütün meselenin merkezinde yer almaktadır. Osmanlı’nın çöküşünden sonra kangren olan Filistin sorunu, İsrail’in kurulması ve yerleşimci/işgalci politikalarını sürdürmesi, meseleyi çözümsüz hale getirmiştir. Bölgede kurulduğundan bu yana ‘’Batı’nın şımarık çocuğu’’ diye anılan İsrail, bölge ülkelerince hep sorun teşkil etmiştir. İlk kurulduğu yıllarda bazı Arap ülkeleri İsrail’e karşı savaş açmış olmasına rağmen zamanla durumu kabullenmişlerdir. Filistin’deki hareketler küresel güçlere karşı direnmeleri sonucu, Filistin-İsrail Sorunu her zaman tazeliğini korumaktadır. Çatışmada, Filistin tarafı İsrail’in yerleşimleri durdurarak en az 1967 sınırlarına çekilmesini istemekte, İsrail ise yerleşimlerin kendilerinin temel hakkı olduğunu savunarak Filistin tarafını özellikle de Hamas’ı terör örgütü olarak nitelendirmektedir.
Filistin – İsrail çatışmasını daha iyi idrak edebilmek için meselelerin tarihsel, sosyolojik ve siyasi durumlarına bakılmadan geçilemeyeceği gözükmektedir.
Ortadoğu’nun Tarihsel ve Dinsel Faktörleri
Ortadoğu; sınırlarıyla, akımlarıyla, kaynakları ve kültürüyle, dini yapısıyla, siyasetiyle, ideolojileriyle dünya üzerindeki diğer bölgelerden farklı bir konuma sahiptir. Semavi dinlerin hepsi bu bölgede ortaya çıkmış ve yayılmışlardır. Bölgede en son olarak İslamiyet’in çıkışıyla birlikte Müslümanların hakimiyetinde asırlarca yaşanılmış, İslam devletlerinin güç kayıplarını fırsat bilen haçlı orduları zaman zaman seferler düzenleyip bölgeye hakim olmaya çalışmışlardır. Asırlar boyunca Osmanlı Devletinin hakimiyetiyle süregelmiş ancak Osmanlı’nın son dönemleri ile başlayan karışıklıklar, yerini Dünya Savaşları ile devem ettirmiştir. I.Dünya Harbinde Osmanlının birçok toprağı batılı güçler tarafından kendi aralarında pay edilmiş ve bu şekilde bazı ülkelerde manda yönetimleri ile devam etmiştir. II.Dünya Harbine gelindiğinde Ortadoğu ülkeleri günümüzdeki harita şekillerini almaya başlamışlardır. II.Dünya Savaşı 1945 yılında bittiğinde bundan 3 yıl sonra da İsrail devleti kurulacak ve Ortadoğu’da uzun asırlardan sonra Müslümanların dışında bir devlet kurulacaktı. O da Yahudilerin İsrail devletiydi. Bunun dışında devlet olmasa da çeşitli ülkelerde farklı etnik ve dinsel unsurlar da bulunmaktadır. Bölgede Müslüman ülkelerin dışında tek ülke Yahudilerin İsrail devleti olmuştur.
Dünya sisteminde söz sahibi olmak isteyen devletler her zaman Ortadoğu’ya hâkim olmak istemişlerdir. Bunu Dünya Harplerinde de açık bir şekilde görmekteyiz. Günümüzde de ABD, AB, Rusya ve son süreçlerde Çin Ortadoğu hakkında paydaş olmak istemektedirler ve olmaktadırlar.
Ortadoğu’da üç semavi dine bakacak olursak;
İSLAMİYET
Bölgede en son ortaya çıkan mütekamil bir din olan İslamiyet asırlarca bölgenin hakim dini unsuru olmuştur. Yahudi ve Hıristiyanlardan sonra olmasına karşın bölgede en fazla müntesibi bulunan din olmuştur.“ Her iki gücü alaşağı ederek yepyeni bir tarih çığırı açmış olan İslamiyet’in de kaynağı bu bölgedir. İslamiyet, burada doğmuş, Sasanileri yıkarak Asya içlerine saplanmışlardır. İslam orduları, buradan yola çıkarak Kuzey Afrika’yı boydan boya katetmişler, İspanyaya geçerek ve Fransa’ya girerek Avrupa içlerine saplanmışlardır. …aşağı sarkarak siyah Afrika’ya İslamiyet’i taşımıştır. Ortadoğu’dan fışkıran İslamiyet Hıristiyan Batı dünyasıyla ilk hesaplaşmasını da bu bölge üzerinde yapmıştır.”
Bölgede hakim unsur olan İslamiyet kendi içersinde çeşitli unsurlarla bölünmüş durumdadır. Şüphesiz bu unsurların başında ‘’mezhep’’ gelmektedir. Mezhepsel farklılıkların başında da ‘’Şii ve Sünni’’ unsurlar göze çarpmaktadır. En yakın örnek verilecek olursa, 2003 yılından 2013 yılına değin bu farklılık iç çatışmalara hatta bir çok insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Yakın gelecekte de etnik dinamiklerle beraber mezhepsel faktörler baş aktör olacağı gözükmektedir.
HIRİSTİYANLIK
Hıristiyanlar, Dünya nüfusunun yaklaşık (2,1milyar) % 31’ini oluşturmaktadırlar. Ortadoğu’da ise toplam nüfusun % 4’ünü teşkil etmektedir. [2] Dünya nüfusunun önemli bir paydaşı olmakla birlikte, bölgede bulunun dinsel unsurlardan biri de Hıristiyanlıktır. Her ne kadar bölgede doğan bir din olsa da değişik coğrafyalara yayılmıştır. Dünya güç dengelerine bakıldığında günümüzde gücü elinde bulunduran ülkeler Hıristiyanlardır. Nitekim tarihsel sürece bakıldığında Haçlı Seferleri adıyla Ortadoğu’ya bir çok defa gelmişler ve hakim olma idealini her zaman taşımışlardır. Ortadoğu’da İslamiyet gibi Hıristiyanlık da kendi içinde mezheplere ayrılmıştır. Ortadoğu’daki Hıristiyan mezhepler dünyanın diğer bölgelerinden daha fazla olduğu gözlenmektedir. Hıristiyan mezhepleri şu şekilde sıralayabiliriz: Katolik, Protestanlık, Ortodoks, Menofizit kiliseler, Ermeni Kilisesi, Anklikan Kilisesi, Maroniler, Cizvitler, Uniteryenler, Ebonitler, Kuveykırler. Hıristiyanlar ideolojik ve misyonerlik çalışmalarının merkezine Ortadoğu’yu ve Afrika’yı koymuşlardır.
YAHUDİLİK
Yahudilik Ortadoğu’da ortaya çıkan ilk semavi din olma özelliğine sahiptir. Buna karşın değişik siyasal unsurlar sonucunda sürgün hayatı yaşamışlar ve bu durum ana vatana özlem ile yoğrulup daha sonları bir ideoloji haline gelmiştir. Tabi bunu sadece siyasal bir ideoloji ile bahsetmek eksik olacaktır. Bu dinsel bir faktör olmuş, zamanla gelişmiş ve gerçekleşmiştir. Kudüs, Yahudiler için hayati önem taşır. Çünkü dinen atfedilmiş bir yerdir ve kutsallık taşır. Şu örneği vermek, önemini ve hayati derecede ideolojisini anlamada yararlı olacaktır. Sürgün edilen İsrail çocuklarının şarkısı: “Seni unutursam ey Kudüs, sağ elim hünerini kaybetsin! Eğer seni anmazsam, eğer seni baş sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın.”
Bu yapısıyla hem etnik hem de dinsel bir devlet olan İsrail Ortadoğu’nun tek farklı devleti denebilir. Bölgede kutsal sayılan topraklara hakimiyet ideali Müslüman – Yahudi çatışmasına sebep olarak sayılabilecek ilk önemli unsurdur. Bu durum beraberinde İsrail’in bölgedeki dengelere göre kendini konuşlandıracağını da beraberinde getirmektedir. Aslında çatışmanın son demlerine bakıldığında Kudüs’ün statüsü ne olacağı üzerinde durulmaktadır. Bu da hem Yahudilik hem de Müslümanlık açısından bakıldığında ehemmiyetli ve geri dönüşü olmayan bir süreci beraberinde getirmektedir. Zira Yahudiler için ana vatanın merkezi olan Kudüs Müslümanlar için de ilk kıble olma özelliğine ve bir çok dini ritüele sahip bir şehirdir. Tarih’te bir çok mezhepleri olmasına rağmen bazıları devamlılığını sürdürememiş ve günümüze kadar var olan Yahudi mezhepleri: Muhafazakâr Yahudiler, Ortodoks Yahudiler, Reformist Yahudiler, Yeniden Yapılanmacılar olarak sınıflandırılmıştır.
İSRAİL’İN KURULUŞ SÜRECİ
Çeşitli imparatorlukların egemenliği altına girmelerine rağmen Yahudiler kimliklerini kaybetmemişlerdir. Babil Kralı Buhtünnasr, Kudüs şehrini yıkıp yağmalar Yahudiler için kutsal olan ‘’Süleyman Mabedini’’ de yıkıp Yahudileri sürgün eder. Bu şekilde Yahudiler topraklarından sürülmüş olurlar, zamanla kısmi olarak da olsa geri dönüşler olsa da mütekamil anlamda bir dönüş gerçekleşmemiştir. Yahudiler kendilerine farklı coğrafyalarda yurt edinseler de yoğunluğu Avrupa oluşturmaktaydı. Avrupa’da Aydınlanma Çağı ile birlikte cereyan eden Fransız İhtilâli, eşitlik ve sivil hak anlayışı yaygınlaştı. Bu durumdan fazlasıyla Avrupa’nın her bölgesine yaygınlaştırıp faydalandılar. Eşitlik ve sivil hak anlayışı, Avrupa’da yaygınlaşan milliyetçi akımların şekillenmesine kadar sürdü. Rus İmparatorluğundan kovulsalar da Yahudiler Doğu Avrupa topraklarında nüfuslandılar. Rus Çarı ‘’May Yasaları’’nı yürürlüğe koyarak Yahudilere ağır yaşam şartları sundu. Bunlar Antisemitizm çalışmaları olarak şekillendi. Doğu Avrupa’daki bu baskılar Yahudileri Batı Avrupa ve çoğunlukla ABD’ye göç etmek zorunda bıraktı. Yurtsuz kalan Yahudiler yine atalarının vatanına dönem hayalini kurmaya başladılar. Bu da Siyonizm adıyla tasvir edilmektedir.
Siyonizm, Filistin’de Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslararası Yahudi siyasi hareketi. Söz konusu alan, Tevrat’ta bahsi geçen ve İsrail Diyarı (İbranice: Eretz Yisra’el) adı verilen topraklardır. İsrail’in kurulmasından bu yana, Siyonist hareket de şekil değiştirerek öncelikle Modern İsrail devletinin desteklenmesi amacı ile varlığını sürdürmektedir.
‘’Devlet ve göç temalarına vurgu yapan siyasal Siyonizm, İsrail Devleti’nin kuruluşunun ana katalizörü olmuştur. Bir Macar Yahudisi olan Theodor Herzl, 1896 yılında yazdığı ‘’Yahudi Devleti’’ (Der Judenstaat) kitabında bir Yahudi devletinin kurulması ve Avrupalı Yahudilerin bu ülkeye göç etmesi fikrini savunmuştur. Herzl’e göre Avrupa’daki artık kangrenleşmiş olan Yahudi Sorunu’nun tek çözümü budur.
Siyonist Kongresinden sonra I.Dünya Savaşı ile II.Dünya Savaşı arasında Yahudiler, diplomasiye ve ekonomik güce dayanarak Filistin topraklarında kurulacak olan Yahudi devletinin temellerini attılar.
Yahudiler, I.Dünya Savaşında Araplara Osmanlı’ya karşı isyan etmeleri karşılığında bir Arap Krallığı vaat ederken bir taraftan da İngilizler’den Filistin’de kurulacak olan bir Yahudi devleti sözü almışlardı. Meşhur Balfour Deklarasyonu ile ‘’ İngiliz hükümetinin Filistin’de Yahudiler için bir devlet oluşturulmasını desteklediklerini’’ duyurdular. Birinci Dünya Savaşı ile İngiliz Mandasına giren Filistin, Yahudi devleti olma yolunda ilerlemekteydi. 1929’da Dünya Siyonist Örgütü Filistin’de Yahudi Ajansını kurarak Yahudi otoritesini temsil edercesine çalıştı. Bu çalışmayla Filistin’e göç eden Yahudileri ve Aliyaları topluma kazandırma çalışmaları yürütüldü.
Rusya’dan başlayan ve İsrail Devleti’nin kuruluşundan sonra da devam eden tarihteki toplu Aliyah örneklerinden bazıları kısaca şöyledir:
1882-1903: Bu dönem Birinci Aliyah olarak adlandırılmakta olup başta Rus Çarlığı olmak üzere Doğu Avrupa kökenli 35.000 kadar Yahudi, Filistin topraklarına göç eder.
1904-1914: 1897 Basel kongresinin bir uzantısı olarak daha sistemli, daha planlı ve ideolojik bir biçim alan ve 1904’te başlayan 2. göç dalgası da Rusya’da Yahudilerin uğramış olduğu baskılardan sonra olmuştur.40.000 Yahudi Rusya’dan Filistin topraklarına göç eder.
1919-1923: İngiltere’nin Filistin’i ele geçirmesi, Rusya’daki 1917 Bolşevik Devrimi (1917-1920) ve 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa devletlerinin ve imparatorlukların yıkılması sonucu Yahudilere yapılan baskılar nedeniyle yaklaşık 37.000 Yahudi Filistin’e göç etmiştir.
1924-1929: Polonya, Macaristan ve ABD’den toplam 48.000 Yahudi İngiliz mandasındaki Filistin topraklarına göç eder.
1929-1939: Beşinci ve en büyük kitlesel göçün nedeni, 1933’te Almanya’da Nazilerin başa gelmesi ve Avrupa ülkelerinin kapılarını Yahudilere kapatmasıdır. Filistin’deki Yahudi nüfusunun iki katından daha fazla Yahudi Filistin’e göç etmiştir. 1929-1939 yılları arasında Yahudi nüfusu 175.000’den 475.000’e çıkmıştır.
1933-1948: Almanya’da Nazi partisinin iktidara geçmesi ile İngiltere Filistin’e göçü sınırlar. Bunun üzerine İngiltere’nin izni dışında başta Alman Nazi toplama kampları olmak üzere kaçak göçmenler göç dalgasını oluşturmuş ve yaklaşık 153.000 Yahudi Filistin’e göç etmiştir.
1948-1950: 1948 yılında artık İsrail Devleti kurulmuştur. Doğu Avrupa ve Arap ülkelerindeki 500.000 Yahudi İsrail topraklarına göç eder. Bu göç sırasında Yemen’deki bütün Yahudi nüfusu (49.000) uçaklarla İsrail’e getirilir. Aynı şekilde Irak’tan 114.000, İran’dan 30.000 Yahudi İsrail’e getirilir.
1985-1991: 1985 ve 1991 yıllarında iki ayrı operasyonla Etiyopya’daki bütün Yahudiler İsrail’e getirilir. 1985’teki Musa operasyonunda 6 haftada 8.000, 1991’deki Süleyman operasyonunda ise 1 günde 15.000 Yahudi Etiyopya’dan İsrail’e taşınır.
Arz-ı Mev’ud’a yeniden dönmek ve altı köşeli Davut yıldızı altında yeniden vücuda gelmek için ısrarla Filistin bölgesine göç eden Yahudiler 1917’de nüfusun % 8’ini oluştururken, Filistin topraklarının da ancak % 2,5’ine sahip olmuşlardı. 1947’de nüfusun % 31’ini oluşturan Yahudiler, tüm çabalarına rağmen Filistin topraklarının hala % 6-7’sini ele geçirmiş bulunuyorlardı.
İsrail’in bağımsızlığını ilanından önce uluslararası toplum da artık Yahudi devletinin kurulması gerektiğini savunur hale getirilmişti. BM Genel Kurulunda 1947 yılında Filistin’de kurulacak olan devletin Arap ve Yahudiler arasında paylaşılması gerektiğini duyurdu. BM’nin bu açıklamasının ardından birçok Arap ülkesi ayaklandı ve bölgedeki ilk ciddi gerilim bu şekilde başladı. Gerginlik İsrail’in 14 Mayıs 1948’te bağımsızlığını ilan etmesiyle; Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan’ın İsrail’e karşı saldırmasına dönüştü. Bir yıl süren ilk Arap-İsrail savaşı 1949’da ateşkes ile son buldu. 11 Mayıs 1949’da ise BM’nin üye olarak kabulü sonucunda birçok ülke İsrail’i tanıdı. İsrail’in kurulması Filistinlileri kendi vatanlarında mülteci durumuna düşürmesi ile başka bir boyut kazandı. Araplar bu bağımsızlık gününden bir gün sonra 15 Mayıs 1948’te ‘’ Nakba’’ (felaket) günü olarak anılmaya başlandı.
FİLİSTİN’İN DURUMU
II.Abdulhamid’in Filistin topraklarını para ile satın almak isteyen Siyonist Yahudileri sert bir şekilde geri çevirmesinden sonra Osmanlı Devleti parçalanırken, Filistin de İngiliz himayesine girdi.Yahudi devleti kurulana kadar İngiliz himayesinde olan Filistin BM’nin iki ayrı devlet kararıyla birden Müslümanların aleyhine ve Yahudilerin de lehine gelişerek. İsrail devletinin kurulması sonucunda ayrı bir boyut kazandı. İsrail’in bölgeye yerleşmesinden sonra Arap ülkeleri İsrail ile ciddi sorunlar yaşadı.
Filistin 1988 yılından Cezayir’de Bağımsızlığını ilan etti. Türkiye, Çin ve Rusya gibi büyük aktörlerin bağımsızlığını tanısa da BM’de 2012 yılında ‘’gözlemci kuruluş statüsü’’ verildi. Bu zamana kadar BM’de Filistin yok sayıldı. Filistin’i tanıyan ülke sayısı 100’ün üzerinde olmasına rağmen sorunlar yumağı büyüyerek devam etmektedir. Filistin’in bağımsızlığından önce 1964 yılında Mısır’da Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. Mücadeleye bu örgüt altında devam eden Filistinliler, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) şemsiyesi altında birçok örgüt ile toplandılar. Bunların en büyüğü El-Fetih hareketiydi. El-Fetih hareketinin lideri Yaser Arafat 1969 yılında FKÖ’nün başkanlığına getirilmesiyle yeni boyut kazandı.
İkinci Arap İsrail Savaşı, ilk savaşın Yahudiler nezdinde dünyanın tavrının görülmesi açısından ayrı bir anlamı bulunmaktaydı. İsrail durumdan memnundu ve artık bölgede daha rahat hareket ediyordu. 50’li yılların başından itibaren 187 köyün tamamen tahrip edilmesi, insanların katledilmesi ve göçe zorlanması bunu açıkça ortaya koyuyordu. Bu şekilde 1956’ya gelindi. Nasır’ın, 28 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nın uluslararası trafiğe açık olmakla birlikte, Mısır’a ait olduğu için millileştirildiğini açıklaması üzerine, İsrail saldırmak için beklediği fırsatı elde etti. [9]
Yom Kippur Savaşı 1967 Savaşı’nda büyük bir yenilgi yaşayan Mısır, Suriye ve Ürdün, 1973 yılında Sina Yarımadası’nda ve Golan Tepeleri’nde bulunan İsrail kuvvetlerine saldırdı. 6 Ekim 1973 günü başlayan bu savaş altı gün süren 1967 Savaşının yarattığı tepkinin bir sonucuydu. İsrail Altı Gün Savaşı’ndan, işgalindeki toprakları yaklaşık üç kat genişleterek çıkmıştı. Golan Tepeleri, Kudüs’ün tümü, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Gazze İsrail’in eline geçmişti. [10]
1967 yılında ‘’Altı Gün Savaşları’’ sırasında Mısır’ı yenen İsrail Gazze şeridini kontrolüne aldı. 1970’de Filistinlilerin sembolü haline gelen Gazze’de intifada hareketleri başladı. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün 1988 yılında topraklarını işgal eden İsrail’i tanıması üzerine, FKÖ’nün işlevselliğini yitirdiğini düşünerek Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın bir kolu olarak Ahmet Yasin tarafından 1987 yılında Hamas hareketi kuruldu. İntifada hareketleri ile İsrail’i zor duruma sokan Hamas Gazze Şeridi yönetimini elinde bulundurmaktadır. İsrail Hamas’ı terör listesine alırken Batı Şeria’yı yönetimini elinde bulunduran El-Fetih hareketini tanımakta ve barış görüşmelerini El-Fetih lideri Mahmut Abbas ile yürütmektedir.
1993 yılında ABD önderliğinde düzenlenen ve Filistin-İsrail taraflarının katıldığı, çözüme yönelik yapılan Oslo Anlaşmasından sonra İsrail Gazze’den çekilse de sorun çözülemedi. 2000’de El-Aksa intifadası başlamasından sonra İsrail Gazze’yi defalarca bombaladı.İsrail tarafından 2007’de Gazze’ye ambargo başladı ve günümüze kadar sürmektedir. 31 Mayıs 2010’da Türkiye’den hareket eden insani yardım gemisi Mavi Marmara’ya baskın sonucu 9 Türk vatandaşının şehid edilmesi sonucunda Gazze dünya kamuoyunun gündemine geldi. ABD zaman zaman ‘’Ortadoğu Barış Görüşmeleri’’ adıyla iki tarafı da görüştürse de, İsrail kurulduğu günden beri yeni yerleşim yerlerine devam etmesi süreci tıkamaktadır. İsrail ile kendisini tanıyan El-Fetih lideri Mahmut Abbas görüşmektedir. Hamas ise Siyonist terör devleti olarak nitelendirdiği İsrail ile her türlü görüşmenin bir hata olduğunu ifade etmektedir. Aynı şekilde İsrail de Gazze yönetimini elinde bulunduran Hamas’ı terör unsuru olarak nitelendirmektedir.
Hamas ile El-Fetih arasında zaman zaman birleşme çalışmaları yapılsa da bu durum bir türlü gerçekleşmemektedir. Hamas, El-Fetih’i İsrail ile masaya oturduğu için eleştirmektedir.
Sonuç
Ortadoğu’nun kalbi konumunda bulunan Kudüs şehrinin kutsallığı sebebiyle Yahudi ve Müslüman tarafından hâkim olunmaya çalışılmaktadır. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa ve Hz. Peygamber’in Miraç yerinin Kudüs’te bulunması İslamiyet ritüeli bakımından mühim sebeplerin başında gelmektedir. Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ta ‘’İsrail Toprakları’’na (Eretz İsrail) diye tasvir edilmesi ve ‘’gelecek sene Kudüs’te’’ duaları bayram kutlamalarından günlük hayatın bir çok yerinde önemli bir ritüel haline gelmiş. Bu da Kudüs şehri başkent olmak kaydıyla sürgün hayatından kurtulan Yahudiler için ‘’Arz-ı Mevud’’ yani vaat edilmiş kutsal topraklarda İsrail devletini kurma hayalinden dolayı Kudüs’ün ehemmiyeti Yahudiler tarafından tartışılmayacak kadar ehemmiyetli durumdadır.
Bu mezkur durumlar Filistin – İsrail çatışmasına/uyuşmazlığına sebep olmaktadır. Ortadoğu siyasal iç ve dış dengelerinin temelinde her zaman büyük payı bu sorun almıştır. Her ne kadar son yıllarda ‘’Arap Baharı’’ Ortadoğu’da belirgin bir şekilde ön planda olsa da Filistin meselesi her zaman önemini korumaktadır. ABD tarafından öncülük edilen ‘’ Ortadoğu Barış Görüşmeleri’’ inişli çıkışlı devam etmesine karşılık, İsrail yeni yerleşim yerlerine devam etmektedir. Bu sebeple Filistin tarafı görüşmeden tekrar çekildiğini duyurmuştur. Öte yandan Mısır’daki askeri darbenin ardında İsrail’in desteğinin olması bölge siyasal hareketlerin süratli ilerlediğinin bir göstergesidir. Suriye’de devam eden iç karışıklıktan sonra olası seçimlerde Mısır’daki gibi İhvan-ı Müslimin’e bağlı siyasal hareketin gelmesinden de İsrail’in epeyce tedirgin olduğu âşikardır. Son zamanlarda İran ile ABD arasındaki nükleer görüşmelere karşı sert tavrını ortaya koymuş ve İran’ı her fırsatta tehdit ettiği gibi yine tehdit etmiştir. İsrail, Türkiye ile Mavi Marmara olayının izlerini silmek için çaba sarf etti ama gelinen nokta itibariyle eskiye nazaran iyi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Kıbrıs Rum Kesimi ile Akdeniz’de petrol araması yapması de Türkiye ile gerginliğe başka bir etken olmuştur.
Meselenin merkezine gelecek olursak İsrail’in kurulduğu günden beri asi ve kural tanımaz tavrı Ortadoğu’da yalnız kalmasına sebep olmuştur. Zira ABD ve İngiltere gibi küresel güçler İsrail’in hamisi oldukları için istediği politikayı uygulamaktadır. Dünyanın gözleri önünde Kudüs ve Batı Şeria’daki Filistinlilere karşı uyguladığı çifte standart ayrıca Gazze’ye uyguladığı ambargo da durumun ne boyutlara geldiğini gözler önüne koymaktadır. Gelecekte de Filistin – İsrail geriliminin devam edeceği ve farklı boyutlara dönüşebileceği ön görülebilmektedir.