Türkiye ne yazık ki hoşgörüden, birlikte yaşama kültüründen, birbirinin yaşam tarzlarına karışmama erdeminden uzaklaştı. Toplum önce ana başlıklara, ardından altbaşlıklara ayrılarak kutuplaştırıldı, ekilen kin ve nefret topumları filiz vermeye başladı. Bu noktaya nasıl gelindi?
Celal ÇETİN
Biz 1938 sonrasına bakalım. Atatürk Cumhururiyeti bu topraklarda yaşayanlara “muassır medeniyet yolunu” gösterirken aynı zamanda milli ve dini değerlerini de bilerek yaşamasını sağlamaya çalıştı.
Muassır medeniyet yolu, 29 Ekim 1933 tarihinde Onuncu Yıl Nutku’nda Atatürk tarafından tanımlandı. “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, “muasır medeniyet” seviyesinin üstüne çıkaracağız.”
Atatürk’ün, “milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avı olacaklardır” sözü ulus-devlet felsefesinin şifresidir. Ve devam ediyor Atatürk, “Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır.”
Atatürk Cumhuriyeti’nin en önemli “açılımı” milletin dinini bilerek, tanıyarak yaşaması “projesidir.” Bu proje kapsamında Cumhuriyetin ilk Kur’an-ı Kerim tefsiri, Atatürk’ün isteğiyle hazırlanan, Konyalı Mehmet Vehbi Efendi’nin, “Hülassatü’l Beyan F: Tefsir’i Kur’an” adı eseridir. Ayrıca, yine Atatürk’ün talimatı ile Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı eseri, 1924 yılındaki meclis kararından sonra oluşturmaya başlandı ve bu eser 1936 yılında basıldı. Söz konusu eser, 8 ciltlik 6433 sayfalık dev bir eserdir. Bu eser, o dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Türkiye’nin dört bir yanına ücretsiz olarak dağıtıldı.
Bu eserler başta olmak üzere, Cumhuriyet’in ilk 15 yılında Kur’an-ı Kerim’in tefsir ve tercümesi üzerine 9 adet eserin yazıldı ve yayımlandı. Atatürk İslamiyetin en temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye tercüme ettirerek dinimizin en önemli hükümlerinden birini de yerine getirdi; “Biz onu anlaşılsın diye indirdik.”
Atatürk, İslam’ın bir diğer hükmü olan, “her işin ehline tevdi edilmesi” hükmü gereği Kur’an-ı Kerim’in tefsir ve tercüme görevini Elmalılı Hamdi Yazır gibi İslam ve Kur’an-ı Kerim kültürüne ve felsefesine vakıf bir insana vermesi önemli bir ayrıntıdır. Ve bugün bile bu tefsir taraflı tarafsız herkesin hatta Atatürk’ü beğenmeyenlerin bile kabul ettiği, daha mükemmeli yapılamamış tefsir olarak kabul ediliyor.
Bu gerçekler ışığında insanlara ilk emri ‘oku’ olan ve ilim yapmayı emreden, akıl dini İslamiyet ile, Türk milletine bilimi, akıl ve düşünmeyi rehber olarak bırakan Atatürk’ün ters düşmesi mümkün mü?
Atatürk Cumhuriyeti’nin “akıl ve inanç ikliminde” milli benliği gelişen Türk milleti, mensubu olduğu Türklük’ün özellikleri ile İslam’ın hoşgörüsünü, kalp güzelliğini birleştirmesini bildi.
Ancak;
Atatürk’ün ebediyete intikali ile birlikte sağ ve sol ayrışması, hoşgörü içinde birlikte yaşamayı tehdit eder hale geldi.
Kabul etmeliyiz ki bu süreçte Atatürk’ün sağının da solunun da büyük vebali vardır.
AtatürK’ün ve Cumhuriyet’in felsefesini kavrayamayan sözde Atatürkçüler’in yanlışları ile, İslam’ın felsefesini kavrayamamış sözde Müslümanlar’ın yanlışları bugünlere giden yola döşenen taşlar oldu.
Atatürk’ü tanımadan Atatürk’ü savunmak, laikliği bilmeden toplumu laiklik kavramına alıştırmaya çalışmak muhafazakar kesimlerde tepkiye yol açmaya başladı. Türkiye’de iktidara gelen sağ ve sol hükümetler Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı olduklarını iddia etmelerine karşın, “demokratik, laik bir hukuk” devleti, bu kavramların ne demek olduğunu vatandaşa öğretmedi. “Laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır” söyleminin ötesine geçemedi. “Lakliğin din özgürlüğü, inançları özgürce yaşamanın güvencesi olduğunu” söylemedi. Türkiye’de laiklik din karşıtlığı olarak algılanır oldu.
Daha da ötesi, iktidara gelen sağ hükümetler, oy kaygısı ile cahil toplumun dini duygularını istismar ettiler. Dinlerinin ellerinden alındığı düşüncesine yönlendirilen bu ülkenin insanları, dinlerine daha çok sarılır oldu.
Ve muhafazakar bir kimliğe sahip, okuma-yazma oranı, eğitim düzeyi düşük bu toplum, Batılı emperyalizmin, Yahudilerin kontrolünde olan tarikat-cemaat yapılanmasının kucağına itildi. Bu yapılanmaların hedef ve amaçları belliydi. İslam’ın “oku” emrini, akıl dini olma özelliğini unutturarak, “sorgulamadan biat etme” kültürünü yerleştirdiler. Sözkonusu tarikat-cemaatler gerçek İslam’ın içeriği yerine Batı laboratuvarlarında hazırlanan ve emperyalizme hizmet eden kuralları İslam’ın emirleri olarak kabul ettirdi. Sonuç olarak cemaat-tarikat şeyhlerinin, hacı-hoca tamınının peşinden düşünmeden giden, Vahabileştirilmiş bir kitle oluşturuldu. Bu, “Allah’ın İslamı’ndan Batı’nın İslamı”na geçişti. Bu kitlenin beyni öylesine yıkandı ki, Cumhuriyet’i ve kurucu felsefeyi, “dinini yaşamasına engel olan dinsiz düşman” olarak kabul etti.
Son 12 yılda ise ekilen kin ve nefret tohumları sulandı, filiz haline getirildi. İslam’ı bilmeden Müslüman olduğunu iddia eden kitle, İslam’ın ve vicdanın reddettiği ne varsa hepsini “mübah” kabul eden bir yapıya büründü. Bu yapı yılların birikimi olan kin ve nefretini ortaya dökmekten çekinmiyor.
Dini ve milli yapısını koruyarak muassır medeniyet yolunda ilermeyi kendisine şiar edinen Cumhuriyet’e ve Atatürk’e düşman olmak akıl ve mantık sınırlarını aşan bir yanılsamadır. Böyle bir yanılsama içinde olan kişi ve kesimler ise, kaybedilmişlik sınırındadır…