Neler Oluyor

DÜNYANIN YENİ ROTASI VE TÜRKİYE

By Ağustos 17, 2026 No Comments

“Türkiye politika değişikliğine mi gidiyor? Tarafsızlık politikasını terk ederek NATO (ABD) safını mı güçlendiriyor?” Sorusunu sorduracak nüanslar içeriyor. Bu sorunun cevabı, küresel ve bölgesel konjonktür değişiminde gizli. Bu değişim ile Türkiye’nin sahip olduğu unsurlar birleşince farklı bir tablo ortaya çıkıyor.

Celal ÇETİN

Dünyanın kurulu düzeni ekonomik, siyasi ve teknolojik alanlarda hızla değişiyor. Bu süreç yeni değil, aşama aşama gerçekleşiyor. 

Önce “iki kutuplu dünya, (ABD-Sovyetler Birliği)” sonra “tek kutuplu dünya (Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile rakipsiz kalan ABD),” ardından üçüncü aşama, “çok kutuplu dünya. ABD ve Rusya’ya ek olarak Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Türkiye ve diğerlerinin sahneye çıkması)” 

Klasik düzen, iki kutupluluk döneminde Kuzey Atlantik’in iki yakasının (ABD ve Avrupa) ilişkileri İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD’nin küresel hegemon güç olarak ortaya çıkması ve Sovyet tehdidi ile şekillendi. 

Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1991 tarihinde resmen dağılması ile ABD tek hegemon güç olarak kaldı ve tek kutuplu küresel sistem kuruldu.  

Aradan geçen 35 yılda ABD tek kutuplu hegemon gücünü korumaya çalıştı. Putin’li Rusya Federasyonu yeniden sahneye çıkana kadar. 26 Mart 2000’de Rusya Devlet Başkanı olarak seçilen Putin, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği harmanlanmasından yeni bir devlet ortaya çıkardı. Bu tarih, tek kutuplu ABD düzeninin dengelenmesi sürecinin kapısını araladı. Peşinden sahneye çıkan diğer devletlerin revreye girmesi ile Atlantik’in iki yakasının oluşturduğu düzen zayıflamaya; güç dengeleri Batı’dan Doğu’ya ve farklı merkezlere kaymaya başladı. 

ABD’nin Orta Doğu’da uygulamaya çalıştığı politikalar, NATO’yu kullanarak Kafkaslar’da Rusya’yı çevreleme girişimleri, Çin’e karşı “önleyici stratejiler” klasik düzenin zayıflamasını durduramadı. 

Buna rağmen ABD geleneksel politikalarına devam etti. 20 Ocak 2017 tarihine kadar. Trump ABD’nin 45. başkanı olarak göreve başladı. Cumhuriyetçi Parti’den seçilmesine rağmen Trump, dönüşümlü olarak başkanlığı birbirinden devralan bildiğimiz Cumhuriyetçi ve Demokrat başkanlardan farklıydı. 2017’ye kadar Beyaz Saray’a gelen başkanlar, gelenekselleşmiş ABD politikalarını devam ettirirken Trump, ekonomiden göçmenlere, sağlıktan dış politikaya kadar zıt denebilecek bir politik yönetim anlayışı geliştirdi.  

Bu politik anlayış, Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetim anlayışına alternatif arayan Amerika’nın orta-alt kesim halkı tarafından benimsendi. 

Ne zamana kadar? 

28 Şubat 2026 tarihine kadar. 

Bu tarihte İran ile ABD ve İsrail arasında başlayan çatışmaların ardından Hürmüz krizi, dolayısıyla küresel enerji ve tedarik krizi başladı. Küresel petrol ve LNG’nin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bu su yolunun kesilmesi ile enerji fiyatlarını yükseldi ve ABD’nin bölgedeki “güvenlik garantörü” konumu sorgulanmaya başladı. Körfez ülkeleri, ABD’nin öngörülemezliğini, güvenilmezliğini ve varlığının bölge müttefiklerini nasıl riske attığını yaşayarak öğrendi. Bu gerçeklik Körfez ülkelerini kendi savunma ve ihracat rotalarını çeşitlendirme arayışına yönlendirdi. 

Bu kriz, sadece zaten zayıflayan ABD merkezli hegemon güç sistemini değil, Amerikan halkının Trump’a olan güvenini de temelden sarstı.  

Orta Doğu’da tablo böyle iken, Avrupa’da farklı değildi. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile Avrupa Kıtası’nda “Sovyet tehdidi korkusu” yeniden canlandı. Avrupa kendisini korumak için peş peşe Ukrayna’ya askeri ve ekonomik destek paketleri açıklarken Trump, “ya NATO bütçenizi artırırsınız, ya başınızın çaresine bakarsınız. NATO’dan çıkarım” resti ile kenara çekildi. Bu rest, ABD’nin koruma kalkanı altında yaşayan Avrupa’da Körfez ülkelerindekine benzer bir tecrübeye yol açtı, ABD’nin öngörülemezliğini, güvenilmezliğini ve varlığının bölge müttefiklerini nasıl riske attığını yaşayarak öğrendi. 

Hint-Pasifik bölgesinde her ne kadar Japonya, Hindistan, Güney Kore, Filipinler gibi müttefikleri olsa da, bu ülkelerin gelişmeleri yakından izlediği ve ilişkilerini “bağımlılık” boyutundan “dengeli politika” boyutuna çevirdiği biliniyor. 

 Bölgeye yayılan güvensizlik dalgasının farkında olan Washington, endişeleri gidermeye yönelik adımlar atıyor. ABD Savaş Bakanlığı Politikadan Sorumlu Müsteşarı Elbridge Colby, Filipinler’in başkenti Manila’da yaptığı konuşmada, “ABD kesinlikle Asya’dan çekilmiyor. Ayrılmıyoruz; aksine, en çok ihtiyaç duyulan yerde uygun bir güç dengesi sağlamak için varlığımızı güçlendiriyoruz. Yalnızca ortaklarımızın kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlenmesini istiyoruz” dedi. Avrupa’ya yönelik talebin bir benzeri. 

YENİ DÜNYANIN KAVŞAĞI TÜRKİYE 

Yukarıdaki özet gelişmeler hemen her ülkeyi yakından ilgilendirirken Türkiye’yi tam merkeze oturtuyor. Politik, stratejik ve enerji güzergahının merkez ülkesi konumunda bulunan Türkiye, yeni misyonlar ve roller yüklenmek zorunda kalıyor. 

Türkiye, Amerika’nın Orta Doğu’daki göreli gerilemesi, İran-Körfez krizi ve küresel enerji güvenliği sarsıntısı bağlamında, Avrupa-Asya-Orta Doğu kesişiminde “kaçınılmaz orta güç” konumunu güçlendiriyor. Coğrafyası, NATO üyeliği, büyüyen savunma sanayii, enerji koridoru potansiyeli ve bölgesel manevra kabiliyeti bunu mümkün kılıyor. 

Türkiye hem NATO içinde hem de bölgede “dengeleyici” rol üstlendi. Batı ile bağlarını Doğu ile de ilişkilerini geliştiriyor ve stratejik özerkliğini genişletiyor. 

Bunun ilk örneği Suriye’de yaşandı. Esad sonrası ortaya çıkan boşluğu bölgesel komşuluk ve tarihsel bağlar gereği Türkiye doldurdu. Bu süreçte Trump’ın Şara’yı koruma altına alması ve Suriye’nin bütünlüğü ile devlet sistemini koruma altına alması da etkili oldu.  

Türkiye, Rusya-Ukrayna çatışmasında da dengeleyici rolüne davam etti. “Her iki ülkenin de güveneceği ülke” konumu kazandı ve ilk görüşmelere evsahipliği yaptı. Bu politika, Türkiye’nin paradigma değişikliğinin sonucuydu. Ancak, Karadeniz’de Ukrayna İHA’larının Türk ticari gemilerini vurması iki ülke arasında bir kırılmaya yol açtı. 

Ayrıca, ABD Kongresi kayıtlarına göre Türkiyenin, aralarında misket mühimmatı taşıyan 70 M39 ATACMS füzesinin de bulunduğu bir silah paketini Ukrayna’ya transfer edeceği haberleri Türkiye ile Rusya arasında da soğuk rüzgarlara yol açtı. Bu kararın Ankara’daki NATO Zirvesi’nde alındığı iddiaları var. Bilindiği gibi zirvede Ukrayna’ya desteğin artırılması karara bağlanmıştı. 

Türkiye’nin etki alanını yakın çevresinden başlayarak genişletme stratejisi dikkat çekiyor. Ki, bir diğer örnek Libya. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Libya’nın doğusundaki silahlı güçlerin lideri Halife Hafter ile görüştü. Halife Hafter, Trablus merkezli uluslararası alanda tanınan resmi hükümete rakip olan silahlı güçlerin (Libya Ulusal Ordusu) lideridir. Hafter birkaç yıl öncesine kadar Türkiye karşıtlığı ile tanınıyordu. Türkiye, Libya’yı birleştirme çabası içinde. Türkiye’nin Libya ile imzaladığı MEB anlaşması Doğu Akdeniz’de önemli bir denge sağlıyor. 

Türkiye’nin Orta Doğu’daki son hamlesi, Mekke Savunma Anlaşması oldu. Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzalanan anlaşma, bölgedeki tüm dengeleri değiştiren bir girişim oldu. “Anlaşma’nın İran’a karşı yapıldığı” iddiaları ortaya atılsa da, ittifak belirli bir ülkeye karşı yapılmış değil. İran “endişe edilecek bir durum olmadığını” açıkladı. İsrail’de de ise tedirgin bir bekleyiş var. Bu tedirginliğin sebebi, Mekke Savunma Anlaşması’nın kendisine karşı yapılması değil, “dışlanma ve yalnız bırakılma korkusu.” 

-Trump, “Mekke Savunma Anlaşması’nın imzalanmasından büyük memnuniyet duyuyorum” dedi.
-İsrail’li yetkililer, anlaşmasının sadece İran’ı değil İsrail’i de hedef aldığını ve endişelerin giderek arttığını belirtiyor.
-İran’lı yetkililer, anlaşmanın kendilerine karşı kurulduğu endişesi için bir sebep olmadığını açıkladı. 
1- Trump memnunsa ama İsrail endişeli ise, Trump “anlaşmanın İsrail’i endişelendirmesinden memnun” demektir.
2- İsrail endişeli ama İran değilse, Mekke Anlaşması bölgedeki dengeleri İsrail aleyhine değiştiriyor demektir. 
3- Trump İran’la anlaşıp Hürmüz’ü açarak bölgeden çekilmek istiyor, ama Netanyahu’nun baskısından kurtulamıyor.
4- Trump Gazze ateşkesinin ikinci aşaması için 15 maddelik plan sunmuş, Netanyahu reddetmişti.
5- Trump karşısına
Mekke Savunma Anlaşması’nı ve Gazze planını çıkararak Netanyahu’nun dikkatini İran’dan uzaklaştırıyor. Netanyahu yeni bölgesel tehditle uğraşmak zorunda kalacak ve İran’ı ikinci plana atacak. Trump da baskıdan kurtularak İran’la anlaşacak. İran zaten anlaşmaya hazır.
6- Körfez ülkeleri de İran’la çatışma istemiyor. BAE İran’ın varlıklarını parça parça serbest bırakmaya başladı.
7- Trump iran ve Körfez ülkeleri ile hareket ediyor, İsrail yalnızlaşıyor.
8- İsrail ile Orta Doğu ülkeleri arasındaki sorunların çözümü Netanyahu tarafından önleniyor. Trump sorunlarda İsrail’in yanında yer almak zorunda kalıyor. Bölge ülkelerini ittifak çevresinde birleştirerek İsrail-Arap ülkeleri arasındaki sorunlarda devreden çıkıyor.
9- Trump’ın desteği olmaz ise, Netanyahu ya İran ve bölge ülkeleri ile barış yapmak zorunda kalacak, ya seçimleri kaybedecek.
10- Trump Netanyahu’nun baskısından kurtulur, İran’la anlaşır ve Hürmüz’ü açabilirse Kongre seçimlerinde şansı artar.
Orta Doğu’da Netanyahu ile Trump arasında satranç oynanıyor. Trump şah-mat çekmiş gibi görünüyor. 

EGE’DE BEKLENMEDİK HAMLE 

Türkiye, Muğla Fethiye-Antalya Kaş açıkları ile Kuzey Ege’de toplam 23 bin kilometrekarelik alan “Deniz Milli Parkı” ilan etti. Bu karar Atina’da paniğe yol açtı. Özellikle Rodos-Meis arasındaki deniz parkının çok geniş bir alanı kapsaması Yunan hükümetini rahatsız etti. 

Kararın iki yönlü anlamı var. 

Birinci anlamı; Yunanistan, Temmuz 2025’te Ege ve İyon Denizi’nde iki büyük deniz parkı ilan etmiş Türkiye ise karara tepki göstermişti. Bu karar Yunanistan’a bir cevap niteliği taşıyor. 

İkinci anlamı; İsrail Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile savunma işbirliği anlaşmaları yaptı. Bu anlaşma, İsrail’in ve Yunanistan’ın Türkiye’yi çevreleme ve hem Ege’den, hem Doğu Akdeniz’den uzak tutma girişimiydi. Türkiye bu kararı ile her iki ülkeye de karşılık verdi. 

TÜRKİYE NASIL BİR ROTA İZLİYOR? 

Yukarıda özetle verilen gelişmeler, “Türkiye politika değişikliğine mi gidiyor? Tarafsızlık politikasını terk ederek NATO (ABD) safını mı güçlendiriyor?” Sorusunu sorduracak nüanslar içeriyor. 

Bu sorunun cevabı, küresel ve bölgesel konjonktür değişiminde gizli. Bu değişim ile Türkiye’nin sahip olduğu unsurlar birleşince farklı bir tablo ortaya çıkıyor. 

Türkiye’nin önemi şu unsurların birleşiminden geliyor: 

Coğrafya: Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktası. Orta Koridor ve enerji hatları üzerinden transit ülke. 

Askeri ve sanayi kapasite: NATO standartlarında ekipman üreten, drone ve mühimmat ihracatında yükselen bir güç. Bölgesel operasyon deneyimi (Libya, Suriye, Karabağ). 

Diplomasi esnekliği: Hem NATO üyesi hem Müslüman çoğunluklu bir ülke olarak farklı kamplarla aynı anda ilişki kurabilme. 

Enerji ve ticaret hub’ı potansiyeli: Hürmüz gibi boğazların riskli hale gelmesi bu potansiyeli hızlandırıyor. 

Türkiye’nin enerji koridoru stratejisi bu potansiyele dayanıyor. Bu strateji, coğrafi konumunu jeopolitik ve ekonomik güce dönüştürmeyi hedefleyen çok katmanlı bir yaklaşımdır. Temel amaç, ülkeyi yalnızca “transit ülke” olmaktan çıkarıp, petrol, doğal gaz, elektrik ve gelecekte hidrojen gibi kaynakların depolandığı, ticareti yapıldığı, fiyatlandığı ve Avrupa’ya yönlendirildiği bir bölgesel enerji hub’ı haline getirmektir. 

Bu strateji, özellikle 2026’daki Hürmüz Boğazı kriziyle (İran-ABD/İsrail gerilimi nedeniyle boğazın uzun süre etkilenmesi) hız kazandı. Hürmüz üzerinden geçen küresel petrol ve LNG’nin yaklaşık yüzde 20’sinin kesintiye uğraması, alternatif kara ve deniz rotalarının önemini dramatik şekilde artırdı. 

HÜRMÜZ KRİZİ VE KÜRESEL ENERJİ GÜVENLİĞİ 

Hürmüz krizi, enerji güvenliğini jeopolitiğin merkezine taşıdı. Alternatif rotalar (Irak-Türkiye boru hatları, Ceyhan limanı üzerinden Akdeniz çıkışı, Orta Koridor) öne çıktı. Türkiye, Kerkuk-Ceyhan hattı ve potansiyel Basra uzantılarıyla Körfez petrolünün bir kısmını Hürmüz riskinden uzak tutma potansiyeline sahip. LNG terminal kapasitesinin ciddi artışı, ABD ve diğer kaynaklardan gaz ithalatı, Azerbaycan gazı ve Karadeniz’deki Sakarya sahası üretimiyle birlikte Ankara’yı bölgesel enerji hub’ı olma iddiasına yaklaştırıyor.  

Bu durum çift yönlü bir özellik taşıyor. Türkiye’nin enerji ithalatçısı olarak petrol fideri artıyor. Öte yandan, transit ve ticaret hub’ı olarak jeopolitik ağırlığını artırıyor. Avrupa’nın Rusya gazına olan ihtiyacını azaltma çabaları ve Körfez’in alternatif arayışı, Türkiye’nin “Orta Koridor + Dört Deniz” vizyonunu güçlendiriyor. Bu açıdan bakınca Türkiye bölgede enerji güvenliğini sağlayabilecek ülke” misyonunu üstlenmiş oluyor. 

ORTA DOĞU’NUN VE AVRUPA’NIN YENİ GÜVENLİK MİMARİSİ ARAYIŞI 

ABD’nin (Trump’ın) İsrail’in (Netanyahu’nun) baskısı ve tehditleri ile İran’a saldırması ve sonuçları, ABD’ye olan güveni sorgulatırken, bölgede ABD-merkezli tek kutuplu güvenlik düzeninin yetersizliğini ortaya koydu. 

Trump, Kasım’da yapılacak Kongre seçimlerinin riske girdiğinin ve ABD kamuoyundaki güveninin gerilediğinin farkında. Bu nedenle İran batağından kurtulmanın çarelerini arıyor.  

Bu noktada Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması önem kazanıyor.  

Bu önemi anlayabilmek için Trump’ın bölgeye yönelik politika değişikliğini bilmek gerek. 

ABD geleneksel stratejisi, devlet dışı aktörlerle çalışma prensibine dayanır. Bu strateji bir yandan hedef devletlerin sürekli tehdit altında tutulmasını sağlarken, diğer yandan ABD adına savaşacak ucuz silahlı gruplar kazandırır. 

Ancak bu yöntem, İran gibi ABD karşıtı ülkelerin de devlet dışı aktörleri kullanması sonucunu doğurdu. Vekil güçler savaşı, bölgede her ülkeyi ve devlet sistemini zayıflatan bir döngü doğurdu. ABD için bu durum, kazançtan çok kayba dönüşünce Trump yöntem değiştirdi. Devlet dışı aktörleri devre dışı bırakarak devlet mekanizmaları ile çalışmaya başladı. 

Suriye’de Şara hükümetinin desteklenmesi, Irak’ta merkezi hükümetle anlaşarak asker çekmesi ve Türkiye ile iyi ilişkiler kurması, paradigma değişikliğinin göstergeleridir. 

Bu değişiklik, bölgenin enerji güvenliğini ABD askerleri ile sağlama stratejisi yerini, güçlü bölge ülkelerinin oluşturacağı ittifaklarla sağlanmasına bıraktı. Bunun ilk adımı Mekke Savunma Anlaşması’dır. 

FULCRUM DOKTRİNİ 

Trump politika değişikliği ile ABD Orta Doğu’da Fulcrum Doktrini’ni devreye sokuyor. Fulcrum Doktrini, ABD’nin Orta Doğu politikasında, özellikle Irak, Suriye ve Türkiye eksenindeki yeni jeopolitik yaklaşımını ifade eden bir kavramdır. 

Doktrine göre ABD, “sınırları değiştirmeye veya yeni özerk yapılar kurmaya” dayalı politikalarından vazgeçerek, mevcut devletleri güçlendirmeye dönüyor. 

Washington (Avrupa dahil) uzun yıllardır bölgede Kürt aktörleri maşa olarak kurumsal devletleri istikrasızlaştırmak (dengeleme unsuru olarak) için kullanmıştı. Trump yönetimi bugün Suriye’de Şam’la doğrudan çalışan bir bölgesel mimariye yöneliyor. 

Bu strateji, İran etkisini dengelemeyi ve bölgedeki İranlı Kürt muhalif örgütlerin tasfiyesini öngörüyor. 

DEVLET DIŞI AKTÖRLER YERİNE ENERJİ ŞİRKETLERİ 

Fulcrum Doktirini’nin temel felsefesi, Kürt gruplar, Hizbullah gibi devlet dışı aktörler yerine devletler ile işbirliği yapmak. 

Devlet dışı aktörler enerji şirketleri ile güvenilir ve kalıcı anlaşmalar yapamaz. Devletler yapar. ABD de bunu istiyor. 

Bu yaklaşımın en önemli sonucu ise Suriye ve Irak’ta gözleniyor. Suriye’de Demokratik Güçleri’nin (SDG) hareket alanı daraltıldı ve Şam’a entegre olmak zorunda kaldı. 

Irak’ta da durum aynı. 16 Haziran’da Bağdat’ta yayımlanan ABD-Irak ortak bildirisi ve Irak’ın devlet dışı silahlı grupların tasfiyesine yönelik taahhütleri Chevron, HKN Energy, Western Zagros, Hunt Oil, Starlink ve Excelerate Energy gibi Amerikan şirketlerinin projeleriyle aynı çerçevede ele alındı. 

Türkiye, İran, Irak ve Suriye odaklı haber ve analizleri ile dikkat çeken The National Context’in haberine göre, aynı dönemde Şam yönetimi de Amerikan enerji şirketleriyle kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdi. Suriye Petrol Şirketi’nin ConocoPhillips ve Novaterra ile anlaşma imzalaması, Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın şirket yöneticilerini başkanlık sarayında kabul etmesi ve HKN Energy’nin Haseke çevresindeki petrol sahalarında faaliyetlere başlaması dikkat çekti. 

Ortaya çıkan tablo, Washington’ın artık Irak ve Suriye’yi birbirine bağlı tek bir enerji ve ticaret koridoru olarak gördüğünü gösteriyor. ABD’nin yeni hedefi askeri üslerden çok enerji altyapıları, boru hatları, telekomünikasyon sistemleri ve yatırım ağları üzerinden nüfuz kurmak. 

“NATOME” Mİ KURULUYOR? 

Uzun yıllardır Orta Doğu NATO’su “NATOME (NATO Middle East) fikri tartışılıyor. Ancak resmi bir küresel ittifak olarak kurulamadı. Bunun yerine, ABD ve İsrail öncülüğünde bölgedeki Körfez ve Sünni Arap devletlerini kapsayan bölgesel askeri/güvenlik ortaklıkları (Stratejik Güvenlik İttifakı) zaman zaman gündeme getirildi. İbrahimi Anlaşmaları ile uygulanmaya çalışıldı. 

İsrail’in Gazze işgali ve katliamları ile, son olarak ABD ile birlikte İran saldırısı bu iki ülkeye olan tepkiyi ve güvensizliği artırdı. Özellikle İsrail bölgede “düşman devlet” olarak kodlandı. Bu durum ABD-İsrail eksenli Stratejik Güvenlik İttifakı’nı imkansız hale getirdi. 

Bununla birlikte İbrahim Anlaşmaları da geçerliliğini kaybetti. Ama Orta Doğu’nun “yeni güvenlik mimarisi” ihtiyacı devam etti. 

Fulcrum Doktrini ile, aktörleri değişmiş “Orta Doğu Güvenlik Mimarisi” (Stratejik Güvenlik İttifakı) yeniden kurulmak isteniyor. 

İttifak’ın başat ülkesi ve kurulabilirse NATOME’nin lider ülkesi Türkiye olacak. 

Fulcrum Doktrini’nin (ve NATOME’nin) asıl amacı, bölgenin petrol, doğalgaz gibi kaynakları ile tedarik yollarının güvenliğini sağlamak. Yani İranlı Kürt grupların tasfiyesi değil. Muhtemelen İran da bölge ülkeleri ile birlikte Kürt tehdidinden tehditten kurtarılacak.
ABD bu doktrini Orta Doğu’da huzur sağlamak, İran’ı sınırlamak veya İsrail’i korumak için geliştirmiyor. 

Avrupa, NATO, Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu, İran, Hürmüz Trump için tali konular. Trump’ın ajandasının tek bir maddesi var, Çin’le ekonomik ve askeri rekabet. 

Ama öte yandan menfaatlerinin korunması da gerekiyor.
Fulcrum Doktrini’nin geliştirilme amacı bu.
Orta Doğu’da kendisi ile uyumlu bir ittifak oluşturmak ve bölgenin en güçlü ülkesini koordinatör olarak görevlendirmek. 

AVRUPA, NATO VE TÜRKİYE 

Avrupa cephesinde ise NATO’nun en büyük kara ordularından birine sahip Türkiye, Ukrayna’daki destek ve İran krizindeki manevra kabiliyetiyle ittifak içinde ağırlığını koruyor. Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırma çabaları, Türk savunma sanayiine alan açabilir. Ancak Türkiye’nin “aktif tarafsızlık” ve çok yönlü diplomasi yaklaşımı (Rusya, İran, Körfez, Batı ile aynı anda ilişki) hem fırsat hem gerilim kaynağı. 

ABD ile NATO (Avrupa) arasında uzun zamandır gerilim yaşanıyordu. Trump’ın “NATO’dan çıkma tehdidi” bir yandan, Avrupa’yı Rus gazını almaktan men etmesi, gümrük vergileri ile tehdit etmesi gerilimi besledi. 

Bu gerilim, 7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesine kadar devam etti. Zirve sonuç bildirgesi, gerilimin sona erdiğinin belgesiydi.
-En kritik maddesi olan 5. maddeye vurgu yapıldı,
-NATO, 50 milyar dolarlık yeni bir silah tedarik süreci başlatıyor. Ukrayna’ya 2026 içinde 70 milyar dolarlık bir askeri fon paketi taahhüdü verildi.
-İran’ın hiçbir zaman nükleer silah sahibi olamayacağı teyid edildi.
-Avrupa ABD’nin koruma şemsiyesinde kaldı. Silahlanma için harcayacağı parayı Ukrayna’ya verecek. Ukrayna savaşı sürdürecek ve Rusya’yı meşgul edecek.
-Avrupa, soğuk savaştan kalan “Berlin sendromunu” yenemediği sürece Rusya’yı tehdit olarak görmeye devam edecek. Trump Avrupa’nın bu sendromunu kullanıyor.
Ankara’daki zirveden tek bir sonuç çıktı; Atlantik ve Avrupa arasındaki buzlar eridi ve Trump “patronluğunu” kabul ettirdi. 

SONUÇ: 2026 konjonktürü Türkiye’yi “kaçınılmaz” bir aktör haline getiriyor. ABD’nin göreli çekilmesi ve enerji krizleri Ankara’ya alan açarken, aynı zamanda daha yüksek risk ve sorumluluk yüklüyor. Türkiye’nin başarısı, iç istikrarını koruyarak, çok yönlü ama öngörülebilir bir diplomasi yürüterek ve ekonomik temellerini güçlendirerek bu alanı yönetmesine bağlı olacak. Bölgesel güvenlik mimarisi tek bir hegemon etrafında değil, Türkiye’nin de dahil olduğu çok katmanlı dengeler üzerinden şekillenme eğiliminde. 

Türkiye, ABD’nin yükünü kısmen paylaşan, İran’ın etkisini dengeleyen, Avrupa’ya enerji ve güvenlik katkısı sunan, aynı zamanda kendi hinterlandında (Suriye, Irak, Kafkasya, Afrika) etki alanı genişleten bir aktöre dönüşüyor. Bu, politika değişikliği veya NATO’ya bağımlı olma olarak değil, “yeni şartlara göre yeniden konumlanma ve konuşlanma” olarak da okunabilir. 

Bu okumayı yaparken, Türkiye’nin ekonomik, demokratik ve hukuki kırılganlıklarını gözardı etmemek gerekiyor.  

Leave a Reply