7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırmasından itibaren Orta Doğu’da öngörülemeyen bir süreç başladı. İsrail bu saldırıyı “meşru müdafaa” hakkı için gerekçe göstererek önce Gazze’ye girdi. Ardından Batı Şeria’ya yöneldi. “Terörist Hamas’ı yok etme” gerekçesiyle taş üstünde taş bırakmadı.
Celal ÇETİN
İsrail bir sonraki hedef olarak bu kez, “Hizbullah’la savaşma” gerekçesiyle Lübnan’a yöneldi. Beyrut’u Gazze’ye benzer hale getirdi.
Bu arada Suriye’deki Hizbullah hedeflerini de vurmayı ihmal etmedi.
İsrail bir yandan Hamas ve Hizbullah hedeflerini vururken diğer yandan bu iki örgütün mevcut ve olası tüm yönetim kadrosunu nokta atışlarla ve suikastlerle yok etti.
Bir anlamda İran’ın bölgedeki proksi güçleri aşama aşama yok edildi. Hatta Tahran’ın askeri ve sivil üst düzey yetkilileri bile hedef alındı. Buna rağmen İran mümkün olduğunca fiili bir direnç göstermedi. Ancak “İran’ın İsrail’e cevap veremediği” algısı güçlenince Tahran “karizmayı kurtarmak için” 1 Ekim’de 200 balistik füzeyle İsrail’i hedef aldı.
İran böylece “Gerçek Vaat 2” operasyon ile İsrail’e bugüne kadarki en büyük saldırıyı düzenlemiş oldu. Netanyahu, “İran bunun bedelini ödeyecek” dedi. Herkes İsrail’in vereceği cevabı beklemeye başladı.
Ancak ortada bir gariplik vardı. İran 200 füzeyle saldırdı ama, İsrail’de nedense hiç hasar oluşmadı.
Derken İsrail 25 Ekim’i 26 Ekim’e bağlayan gece beklenen “Tövbe Günleri” cevabi saldırısını yaptı. 100 savaş uçağı ile İran’daki askeri tesisleri vurdu. Burada da bir gariplik vardı. Bu kez İran’da neredeyse hiç hasar oluşmadı. Böylece müsabaka, 1-1 sonuçlandı.
Müsabaka devam ederken yorumcular bölgesel bir savaşın başlayacağını yazıp çiziyordu. Bölgesel bir savaşın çıkmayacağı belliydi ve çıkmadı.
5 KASIM SONRASI SENARYOLAR
Şimdi herkes 5 Kasım’da ABD’de yapılacak başkanlık seçimleri sonrasında ne olabileceğini konuşuyor.
Yorumlardan birisi; Trump veya Harris kim seçilirse seçilsin ABD yeni başkanına kavuşunca Netanyahu bölgeyi ateşe atarak İran’a yok edici bir saldırı başlatacak.
Bir diğer yorum ise; Netanyahu Trump’ı bekliyor. Seçilmesi durumunda ABD’nin devam edecek tam desteği ile İran’a yok edici bir saldırı başlatacak.
En dikkat çekici yorum ise, “İsrail’in nihai hedefinin Türkiye olduğu” iddiası.
Yani yorumculara göre 5 Kasım’dan sonra Orta Doğu’yu İsrail kaynaklı büyük bir savaş bekliyor. Bu büyük savaşın asıl amacı ise, “Davut Koridoru’nu” gerçekleştirmek.
İsrail Türkiye dahil bölge ülkelerini askeri yöntemlerle kontrol altına alacak, Irak ve Suriye üzerinden Akdeniz’e bir koridor açacak. Bu projede İsrail’in iki müttefiki var; ABD ve PYD.
GERÇEKLEŞEMEZ SENARYO
“Davut Koridoru (Vadedilmiş Topraklar)” projesi İsrail’in beyninin içinde ilk sırada, bu bir gerçek. Ancak, beyninin içinde olan her şey gerçekleşebilecek demek değildir.
7 Ekim 2023’ten sonraki süreç Davut Koridoru için değil, kaçınılmaz olarak değişen küresel dengelere bir uyum operasyonudur.
Dünyanın tek jandarması olan ABD, ortaya çıkan diğer küresel “kolluk kuvvetleri” karşısında bu misyonunu paylaşmak zorunda ve bunun farkına vardı. Farkına varan sadece ABD değil, İsrail devleti de bunun farkında. ABD’nin kendisini sonsuza kadar koruma devrinin sonuna gelindiğini görüyor. Henüz koruma kalkanı varken tehdit olarak gördüğü “terör örgütlerini yok etmek” üzere harekete geçti. Bu tehditler İran’ın kullandığı Hamas ve Hizbullah’tı.
Dikkat edilirse; İran’ın aparatları olan bu örgütler, devlet otoritesinin kaybolduğu Lübnan ve Suriye gibi ülkelerde etkin konumda. Gazze şeridi ve Filistin zaten İsrail’in kontrolünde. Hamas’ı istediği gibi vurabiliyor. Hizbullah’ı da Lübnan’da ve Suriye’de etkisiz hale getiriyor.
İsrail’in 5 Kasım’dan sonra bölgeyi ateşe atarak bölgesel bir savaş çıkaracağı senaryosuna gelince.
5 Kasım’da Trump veya Harris kim seçilirse seçilsin birkaç oy farkla o koltuğa oturacak. ABD’nin siyasi bir karanlığa yuvarlanacağı kesin gibi.
TRUMP SEÇİLİRSE: bir yandan iktidarını güçlendirmenin, diğer yandan ABD müesses nizamının karşı hamlelerini boşa çıkarmanın derdine düşecek.
Trump, Ocak Kongre baskını olayları ve 2020 başkanlık seçim sonuçlarına müdahale girişimi nedeniyle kendisine karşı soruşturma başlatan Özel Savcı Jack Smith’i “2 saniyede kovacağım” demekle ilk işaretleri verdi.
Öbür yandan, Çin ve Rusya gibi iki büyük rakibi ile “uzlaşmanın” yollarını arayacak. Trump’ın Putin ve Şi Cinping hayranı olduğunu bilmeyen yok. Bunlarla savaşı aklına bile getirmiyor. Böyle bir Trump, Orta Doğu’da İsrail yükünü sırtında taşımak istemeyecek. Desteklemeye devam eder ama, Netanyahu’nun bölgeyi ateşe atmasına göz yummaz. Başkanlığı döneminde elçiliğini Kudüs’e taşıması ise, Yahudi damadı Kushner’in etkisi ile oldu.
Biden yönetimi, Trump’ın başkanlığı döneminde sağladığı desteğin 100 mislini sağladı.
Trump kendi döneminde Orta Doğu’dan asker çekerken Biden yönetimi tüm gücüyle geri döndü, neredeyse ordunun yarısını İsrail’i korumak için Akdeniz’e ve Orta Doğu’ya yığdı.
Kamala Harris ise, Biden yönetiminin devamı niteliğinde. Biden’den umudu kesenler Harris’i aday çıkardı.
Kamala Harris seçilirse Biden yönetiminin politikalarını devam ettirecek, bu kesin.
Trump seçilirse Biden öncesi politikalarına geri dönecek.
Neydi politikaları?
ABD ekonomisini güçlendirmek, Amerikan halkının refahını artırmak, Çin’le ekonomik rekabete girmekti.
Trump’ın İran’la da iyi anlaştığı bir gerçek.
Trump gelse İsrail ve Ukrayna için bundan daha fazlasını yapamaz. Daha fazlası İran ve Rusya’ya direk savaş açmaktır. Ki, bunu yapmayacağını biliyoruz.
Sonuç olarak, Trump’ın “İsrail’e tam destek” vaadleri ile yaptıkları farklı olacak.
HARRİS SEÇİLİRSE: ABD’de üçüncü güç olarak güçlenen Trumpizm’in nefesini ensesinde hissedecek. Trumpizm, “otoriteye başkaldıran” bir kitleden önemli bir güç haline evrildi. Bu aykırı kesim gücünü, “itilip kakılan, kendisini sahipsiz hisseden Amerikalılar’dan” alıyor. 2016’da Trump bu kesimin oyları ile başkan olmuştu. Bu kesim, Biden’ın başkan olduğu 2020 seçimlerini protesto için Kongre’yi basmıştı. Yani Amerika’da artık Cumhuriyetçiler ve Demokratlar dışında Trumpizm isimli bir radikal denebilecek siyasal akım oluştu.
Beyaz Saray’da kim oturursa otursun ABD’nin NATO ile ilişkisinin önümüzdeki yıllarda zayıflamasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Bunun başlıca sebebi, ABD’de İsrail ve Avrupa dahil diğer müttefik ülkelerin güvenliğini üstlenmek yerine kendi güvenliğini güçlendirme ve iç dengelerini koruma tercihini öne çıkarması. Bu yöneliş Trumpizm’le ortaya çıktı ve güçlendi.
Trump veya Harris farketmezsizin ABD kendi iç siyasal tartışmalarına dönmek zorunda kalacak ve ister istemez dışarıdaki enerjisini içeri yöneltecek.
NETANYAHU “DURDURULACAK”
Bu noktada Netanyahu’nun bölgesel bir savaşı tetiklemesi mümkün görünmüyor.
Netanyahu’nun böyle bir delilik yapması durumunda, içeride başı dertte olan ABD gelip İsrail’i korumaz. Kaldı ki; Amerika’nın gerek kamuoyunda, gerekse devlet sisteminde “İsrail’i daha ne kadar sırtımızda taşıyacağız?” sorusu son yıllarda daha güçlü dillendiriliyor.
Bununla birlikte; Küresel ticaretin patronu Yahudi sermayesinin küresel savaşa evrilecek bir bölgesel savaşı isteyeceğini düşünmek saflık olur.
Daha önemlisi; ABD’de 30 trilyon dolara hükmeden Yahudi sermayesi, İsrail’in bu agresif saldırılarının küresel ekonomik ve finans sistemine (kendisine) zarar verdiğinin farkında. Savaş ve çatışmanın girdiği yerden sermaye çıkar. Çatışma ve savaşın Çin’den başka kazananı olmaz. Yahudi sermayesi Netanyahu’nun deliliğine izin verir mi?
AVRUPA KENDİ DERDİNE DÜŞTÜ
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, “Savaş yakın değil. Bazı seslerin savaşın yakın olduğunu söylediğini duydum. Tanrı’ya şükürler olsun ki yakın değil. Biz barış içinde yaşıyoruz. Ukrayna’yı destekliyoruz ve bu savaşın bir parçası değiliz, sadece Ukrayna’yı destekliyoruz ve geleceğe hazırlanmalıyız. Sanayimizin savunma kapasitesini artırmalıyız ancak insanları gereksiz yere korkutmayın, savaş yakın değil. Yakın olan Ukrayna’yı destekleme ihtiyacıdır” demişti.
Avrupa ülkeleri Rusya ile ABD arasında sıkışmış durumda. Bir yandan Rusya’ya karşı caydırıcı olmak istiyorlar, diğer yandan savaş istemiyorlar, öbür yandan ABD’nin Afganistan’da yaptığı gibi olası bir geri çekilmesi ve kendilerini yalnız bırakması durumunda kendi savunma duvarlarını inşa etmenin maliyeti arasında sıkışmış durumdalar. Savunma duvarının maliyeti o kadar büyük ki, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrası sosyal modelini tehdit eder hale geldi. Avrupa, “savunmayı güçlendirmek mi, sosyal harcamaları korumak mı?” ikileminde kaldı.
Tarih boyunca savaşların en fazla yaşandığı yer Avrupa’ydı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise barışın en güçlü olduğu yer yine Avrupa oldu. 23 farklı metriğe göre hazırlanan en barışçı ülkeler listesinin ilk 12’sinin 9’u Avrupa’da. Avrupa’nın doğu sınırında ise savaş sürüyor. Ukrayna-Rusya savaşı. Bu savaşın etkileri bütün Avrupa’da hissediliyor.
Geleneksel uluslararası kuruluşların ülkeler üzerindeki etkisi sınırlanıyor. Blok halinde hareket, yerini ikili ilişkilere ve anlaşmalara bırakıyor. Bu ekonomik anlaşmalardan savunma ve işbirliği anlaşmalarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.
Bu tablo karşısında Netanyahu bir çılgınlık yapabilir mi, yapmaya kalkarsa başına ne gelir dersiniz?
ABD ve Avrupa kendi derdine düşmüş, kendisini koruyabilecek durumda değil. Gazze’yi, Lübnan’ı yakıp yıkmış, Orta Doğu’da yediden yetmişe herkesi kendisine düşman etmiş. İran’a gerçekten saldıracak. Daha önemlisi, Türkiye’yi hedef yapacak öyle mi? Elindeki nükleer bombalar bile İsrail’i korumaya yetmez. “İsrail devleti” böyle bir durumda kendisini kurtarmak için Netanyahu’nun kellesini alır.
Ne İsrail sonsuza kadar saldırganlığını sürdürebilir, ne ABD sonsuza kadar İsrail’e destek olabilir. Her iki ülke için de mevcut durum sürdürülebilir değil. İsrail’in ekonomik ve askeri imkanları tek başına böyle bir saldırıya imkan vermiyor. ABD’nin de, her ne kadar şu anda dünyanın en zengin ve güçlü ülkesi olsa da imkanları sınırlı. Bir noktada duracaklar.
Sonuç olarak; kimse bölgesel ve küresel bir savaş beklemesin. Küresel savaşı zaten bölgesel düzeyde yaşıyoruz. Bir süre daha böyle gidecek, bir noktada yeni küresel düzenin taşları yerine oturacaktır.
“İsrail’in Filistin ve Lübnan’dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır” tezine gelince; yeni dönemde Akdeniz’deki enerji yataklarında işbirliğine, Orta Doğu’da İran’a ve Araplar’a karşı güvenilir müttefike ihtiyacı varken Türkiye’yi hedefe koyar mı?