Celal ÇETİN
11 Eylül 2001 tarihinde, kan, gözyaşı, ölüm, yıkım ve akla gelebilecek her türlü trajedinin yer aldığı bir senaryo sahneye kondu. Diziye “Terörizmle Savaş” adı verildi. Bütün dünya “sıra bize ne zaman gelecek?” korkusuyla o günden bugüne bu diziyi izledi.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Filistin’i resmi olarak tanıdıklarını açıkladıktan sonra “İspanya, başkenti Doğu Kudüs olan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı kapsayan bir Filistin devletini tanıyor. 1967 sınırlarındaki hiçbir değişikliği tanımayacağız” dedi.
İspanya, İrlanda ve Norveç’in ardından Slovenya Başbakanı Robert Golob, Slovenya hükümetinin bu hafta Filistin Devleti’ni tanıma önerisini değerlendireceğini açıkladı.
Avustralya da, “iki devletli çözüme ön ayak olmak üzere” Filistin’i devlet olarak tanıyabileceğini bildirdi.
BM üyesi 193 ülkeden 139’u Filistin’i devlet olarak tanıyor.
Bunların arasında BM’deki 22 üyeli Arap Grubu, 57 ülkeli İslam İşbirliği Teşkilatı ve 120 üyeli Bağlantısızlar Hareketi de bulunuyor.
ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Kanada, Avustralya, Hollanda, İtalya, Portekiz, Finlandiya, Danimarka, İsviçre, Belçika, Yunanistan, Japonya, Güney Kore, Myanmar, Eritre, Tayvan, Yeni Zelanda, Panama, Kamerun gibi ülkelerin de aralarında olduğu 40’ın üzerinde devlet Filistin’i devlet olarak tanımıyor.
FİLİSTİN’İ NİYE TANIYORLAR?
İspanya, İrlanda ve Norveç’in Filistin’i tanımasının, Slovenya’nın ve Avustralya’nın tanıma sürecine girmesinin bir görünen, bir de görünmeyen sebepleri var.
Görünen sebeplerin başında; Netanyahu hükümetinin Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihindeki saldırısının ardından “terörizmle savaş” gerekçesiyle başlattığı Gazze saldırılarının süreç içinde soykırıma ve katliama dönüşmesi geliyor. Bugüne kadar Gazze’de öldürülen kadın, çocuk sivil sayısı 36 bine yaklaştı. Sivilleri yer değiştirmeye zorlamaması, aç bırakarak ölüme terketmesi, hastaneleri vurması ve son olarak Refah’ta çadırkenti vurarak çocuklar dahil 200 kişiyi öldürmesi küresel bir tepkiyi tetikledi.
ABD ve Avrupa kamuoylarında İsrail aleyhine kitlesel eylemler önlenemez boyutlara ulaştı. İsrail’in soykırım niteliğindeki saldırıları tüm dünyada hükümetlerle kamuoyları arasında çatışmanın kapısı açtı. Hükümetler, kamuoylarındaki hassasiyetleri dikkate almakla, resmi devlet politikaları arasında sıkıştı.
Antisiyonizm, (İsrail karşıtlığı), Filistin topraklarında Yahudi devleti kurulması fikrine ve İsrail’in politikalarına karşı çıkmak olarak tanımlanmaya, antisemitizm güçlenmeye başlandı. Bugüne kadar Yahudi milletine karşı duyulan düşmanlık, nefret, ön yargı veya ayrımcılık olarak tanımlanan antisemitizm, Nazi Almanyası’nın Yahudi soykırımı nedeniyle hemen hemen tüm dünyada “vebalı olmakla” eşanlamlıydı. Pek çok ülkede antisemitiz suç kapsamına alınmıştı.
İsrail’in Gazze soykırımı ile kamuoyları antisemitizm propagandasından ve prangasından kurtulmuş oluyor. Devletlerin politikalarını değiştirmeleri, ezberlerinden kurtulması ise zaman alıyor. Tüm dünyada hükümetler ile kamuoyları arasında değişim sancıları ve çatışmaları yaşanıyor.
SÜRECE HAZIRLIK
Avrupa’da ve ABD’de Filistin üzerinden yaşanan tartışmaların bir başka sebebi; Trump’ın yeniden seçilmesi ve Biden sonrası döneme hazırlık olarak yorumlanabilir.
Trump başkanlığı döneminde, “küresel çatışmalarda taraf olmayacağım. Dünya jandarması olmayacağım. Kendi ülkemin ekonomik gelişmesi için çalışacağım. Ne haliniz varsa görün” demiş, Çin’le ekonomik işbirliğini, Rusya ile iyi ilişkileri önceleyen politikalar izlemişti. Ki, Trump’ın Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hayranı olduğu bilinen gerçek.
5 Kasım 2024 başkanlık seçimlerinden muhtemelen Trump zaferle çıkacak ve yeni bir süreç başlayacak. Yine muhtemelen çatışmalar hız kaybederken ekonomik işbirlikleri öne çıkacak.
Bu noktada tüm ülkeler şimdiden pozisyon almaya başladı.
Alınacak pozisyonun ilk adımı ise; çatışma ve krizlerden kaçınarak büyüyecek olan ekonomik pastadan pay alabilmek.
KRİZ BÖLGELERİ VE AKTÖRLERİ
Bugün dünyada fiili 3 kriz bölgesi (Kafkaslar/Karadeniz, Asya/Pasifik, Orta Doğu) bulunuyor.
KAFKASLAR/KARADENİZ: Rusya’nın NATO (ABD) için tehdit olma potansiyelinin artması üzerine Ukrayna üzerinden savaş başlatıldı. Amaç; Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını sağlamak ve zaman yayılan bir süreçte Rusya’nın zayıflatılmasıydı.
Bu planla birkaç kuş birden vurulmuş olacaktı.
Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığı yeniden sağlamak.
Çin’i tereddütte bırakarak Çin-Rusya ittifakını sarsmak.
Yaptırımlarla Rusya ekonomisini zayıflatmak.
Putin’in yayılmacı politikasını sekteye uğratmak.
Ancak plan istenilen sonucu vermedi. Avrupa savaşın başlarında Rusya korkusunun ve ABD baskısının etkisi ile Ukrayna’nın yanında yer aldı. Ancak, zaman içinde bir yandan ekonomik sıkıntılar ve diğer yandan NATO’nun istediği yüzde 2’lik savunma harcaması arasında kaldı. ABD’nin istediği “Rusya’ya karşı Avrupa bloğu” çatladı.
Çin akılcı politika ile hem Rusya’ya olan desteğini sürdürdü, hem açık açık yanında yer almadı. Çin-Rusya ittifakı sarsılamadı.
Rusya ekonomisi beklendiği gibi çökmedi. Ambargolara ve yurtdışındaki varlıklarına el konmasına rağmen ekonomik dengelerini korumayı başardı.
Putin’in yayılmacı politikasını sekteye uğratmak bir yana, “bütün baskılara rağmen ayakta kalmayı başaran lider” sıfatını kullanma hakkına sahip oldu.
New York Post’un analizi gerçeği yansıtıyordu:
“Kendimizi kandırmayalım: ABD’nin desteği başından beri “Rusya’yı zayıflatmak” içindi ve hala da öyle.
Kazanmak hiçbir zaman çözüm olmadı; mesele Rusya ile doğrudan çatışmaya yol açmayacak bir sonucu yönetmekti.
Savunma strateji haline geldi. Sadece Ukrayna notu alamadı.
Ukraynalılar aslında ülkelerinin toprak bütünlüğünü kazanıp yeniden tesis edebileceklerine inanıyorlardı.”
Sonuç: ABD, Kafkaslar/Karadeniz krizinin ana aktörü olarak tescillendi.
ASYA/PASİFİK: Çin, ABD için Rusya’dan önce tehdit sıralamasında yer alan bir ülkedir. Sadece askeri anlamda değil, ekonomik gelişme hızı ile ABD’nin arka bahçesine yayılmasıyla Washington’un korkulu rüyası haline geldi.
Bir savaş ihtimalini gözardı etmemekle birlikte buna hazır olmayan ABD, Çin’i yalıtma politikası izledi. Elindeki silah ise Tayvan’dı. Rusya-Ukrayna savaşında yaptığı gibi bir şekilde Çin’i Tayvan’ın üstüne salmayı planladı, ama olmadı. Çin-Tayvan savaşı çıktı çıkacak korkusu uzun süre hakim oldu. Biden yönetimi, ekonomik tedbirlerle Çin’i durdurmaya, Hindistan, Japonya gibi ülkelerle savunma hattı oluşturmaya çalıştı. Çin’in “Yol Kuşak” projesine karşı Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesini devreye soktu.
Ancak; ABD’nin stratejik ortak olarak ilan ettiği Hindistan, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali nedeniyle Rus petrolü almayan Batılı ülkelerin yerine geçti. Hindistan sayesinde Rusya hazinesinin gelirleri 2023’te rekor kırdı. Hindistan Rusya’dan ham petrol alımını savaş öncesi miktarına göre 13 kat artırdı.
ABD, Güney Kore ve Japonya, 10-12 Nisan tarihlerinde Doğu Çin Denizi’nde ortak tatbikat düzenledi. Amaç, Çin’e uyarıydı.
Çin bu uyarıya uyarıyla karşılık verdi. 23 Mayıs’ta Çin ordusu, Tayvan Boğazı, Tayvan Adası’nın kuzey, güney ve doğu bölgeleri ile ana kara yakınındaki Kinmen, Matsu, Vuçi ve Dongyin adaları çevresinde müşterek askeri tatbikata başladı.
İlginç olanı; Çin bu tatbikatı Tayvan’ın yeni lideri Lai Ching-te’nin göreve başladığı bir döneme denk getirmişti.
Daha ilginç olanı; Kuzeydoğu Asya’daki gerilim artarken, ABD Japonya ve Güney Kore’yi Çin’e karşı ön cepheye dönüştürmeye çalışırken Japonya, Çin ve Güney Kore liderleri önemli bir toplantı yaptı.
Seul’de biraraya gelen Japonya Başbakan Fumio Kishida, Çin Başbakanı Li Qiang ve Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol, diplomatik görüşmeleri düzenli hale getirme ve serbest ticaret anlaşması müzakerelerini sürdürme sözü verirken, ekonomi ve ticaret de dahil olmak üzere çok çeşitli alanlarda işbirliği yapma konusunda anlaştılar.
Ortak açıklamada, üç taraf geleceğe yönelik işbirliği ve ekonomiden sürdürülebilir kalkınmaya, sağlık sorunlarına, bilim ve teknolojiye, afet, güvenlik yönetimine ve insandan insana alışverişe kadar çeşitli alanlarda birlikte daha yakın çalışma konusunda anlaştılar. Zirvede tartışmalı konularda herhangi bir sonuca varılmasa da, Çin’in ABD ile stratejik rekabeti ve Pekin’in Güney Kore ve Japonya ile artan askeri işbirliği arasında Seul ve Tokyo’nun Pekin ile ilişkilerinin bozulmasını önlemeye çalışması önemli.
Sonuç: ABD Asya/Pasifik krizinin ana aktörü olarak tescillendi.
ORTA DOĞU:
7 Ekim Hamas saldırısı öncesi Orta Doğu’da sükunet hakim olmaya başlamıştı. Çin’in diplomatik çabaları, İsrail’in BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn, Umman, Sudan ve Fas gibi ülkelerle kurduğu ilişkiler ve barış anlaşmaları bölgede yeni bir süreç başlatmıştı. Irak’la ABD arasında asker çekme görüşmeleri başlamış, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ABD’den bağımsız hareket eder olmuştu. Suudi Arabistan İran’ın “Şii Hilaline” karşılık “Sünni Savunma Hattı” görevinden vazgeçmiş, Rusya ve Çin’le ilişkilerini geliştirmişti. İran, karşısında rakip olmayınca yalnızlaşmaya başlamış ve tehdit olmaktan çıkma sürecine girmişti.
Derken Hamas’ın 7 Ekim saldırısı oldu. İsrail Gazze’ye saldırdı. Orta Doğu’daki tüm dengeler değişti. Biden yönetimi “sonuna kadar İsrail’i destekleyecekleri” açıklaması yaptı ve Netanyahu hükümetinin yanında yer aldı. İran-İsrail bölgesel savaşı tehlikesi artarken “İsrail’in Lübnan’a mı, Suriye’ye mi saldıracağı” konuşulmaya başlandı.
Bugün gelinen noktada, Netanyahu hükümetinin soykırımı Biden yönetimini de çok zor durumda ve ikilemde bıraktı. Seçimlere 5 ay kala Netanyahu’dan desteğini çekerse Yahudi lobilerinin desteğini kaybeder. Desteğini sürdürmesi durumunda seçimleri kaybetmesi kaçınılmazdır. Veya Biden’ın yerine her kim aday olursa.
Daha ötesi; ABD artık “oyun kurucu” pozisyonundan, “topal ördek” pozisyonuna geçti.
Sonuç: ABD ve İsrail Orta Doğu krizinin iki ana aktörü olarak tescillendi.
DİZİNİN FİNAL BÖLÜMÜ YAZILIYOR
11 Eylül 2001 tarihinde, kan, gözyaşı, ölüm, yıkım ve akla gelebilecek her türlü trajedinin yer aldığı bir senaryo sahneye kondu. Diziye “Terörizmle Savaş” adı verildi. Bütün dünya “sıra bize ne zaman gelecek?” korkusuyla o günden bugüne bu diziyi izledi.
Her bölümün farklı isimleri vardı.
Örneğin; Orta Doğu bölümünün adına, “Arap Baharı” denildi.
Örneğin; Kafkaslar/Karadeniz bölümünün adına, “Avrupa’yı Rus tehdidine karşı koruma” denildi.
Örneğin; Asya/Pasifik bölümünün adına, “Tayvan’ı Koruma” denildi.
Orta Doğu’da PKK/PYD, dünyanın her yerinde IŞİD ve diğer bölgelerde yerel örgütler, paralı askerler, iktidara getirilen hükümetler ve NATO/BM gibi uluslararası kuruluşlar figüran olarak kullanıldı.
Dizinin senaristleri ABD müesses nizamı-Siyonizm-küresel güç odakları ittifakıydı. Dizi çekimleri Afganistan’da başladı, Irak, Suriye, Yemen gibi ülkelerde devam etti. Türkiye, Avrupa gibi ülkeler senaryoya dahil edilmek istendi.
Senaryonun çekimlerine 2016’da Trump’ın başkan seçilmesi ile ara verildi. 2021’de Biden’ın başkan seçilmesi ile dizi çekimleri yeniden başladı.
Ancak, öyle görünüyor ki dizi final yapmaya hazırlanıyor.
Financial Times’da yayımlanan Gideon Rahman imzalı, “Amerika Özgür Dünyayı Savunurken Küresel Kuralları Çiğniyor” makalede dizinin final sahnesi özetleniyor gibi.
“Batılı dış politikanın düzenleyici ilkesi olan ‘kurallara dayalı uluslararası düzen’ uzun süredir bazı feci kusurlardan muzdariptir.
Normal bir insan için hiçbir şey ifade etmeyen bir ifadedir. Sonuç olarak, son derece sönük bir kavramdır. İnsanlar özgürlüğü veya vatanı savunmak için savaşa gidebilirler. Kimse bu düzen için savaşıp ölmeyecek. Bununla birlikte, üst düzey Batılı politikacılar bu kavrama aşık görünüyor.
Blinken, Rusya’nın saldırganlığına karşı çıkarken, ABD’nin güç yerine kurallara dayalı bir dünyayı savunduğunu söyledi.
Bu çekici bir fikir. Ancak kuralların tutarlı olması gerekir. Ve Amerika’nın kendi eylemleri kurallara dayalı düzenin hayati kısımlarını baltalıyor.”
DERTLERİ FİLİSTİN DEĞİL
Gelelim asıl soruya. Filistin devleti neden tanınıyor? Filistin, 2012’den itibaren BM’si olmayan “gözlemci devlet” statüsüyle toplantılara katılıyor.
Filistin’in “üye devlet” statüsünün kabul edilmesine sadece BM Güvenlik Konseyi karar verebilir. Birkaç hafta önce bu yönde bir girişim yapılmış ama ABD’nin vetosu ile gerçekleşmemişti.
Üç ülkenin Filistin’i devlet olarak tanımasının Filistin’in BM’deki statüsü üzerinde doğrudan bir etkisi olmayacak.
Bu tanımanın İsrail üzerinde de doğrudan bir etkisi olmayacak.
Ancak, İsrail-Filistin anlaşmazlığında “iki devletli çözüm” arayışlarını desteklemesi açısından önemli.
Ayrıca; şu ana kadar ağırlıklı olarak Güney ülkeleri tarafından tanınan Filistin Devleti’nin kilit Kuzey başkentleri tarafından da tanınmaya başlanması diğer Batılı ülkeleri teşvik etmesi açısından önemli bir adım olarak kabul ediliyor.
Filistin Devleti’ni tanımanın İsrail’i durdurmak için yeterli olmayacağı aşikar. Burada farklı gerekçeler, dengeler ve denklemler devreye giriyor.
Birinci gerekçe; enerji arzının ve hatların güvenliğinin sağlanması.
İkinci gerekçe; Avrupa’dan Afrika’ya, Kafkaslardan Orta Doğu’ya kadar halkların gerilim yorgunu olması.
Üçüncü gerekçe; Avrupa başkentlerinde önlenemez boyutlara ulaşan İsrail karşıtlığı protestoların hükümetleri zorlamaya başlaması.
Dördüncü gerekçe; ABD’nin (Biden yönetiminin) kendi gücünü koruyabilmek için bütün dünyayı kullanma ve gerekirse ateşe atma tehlikesi ve tehdit politikası.
Küresel çapta siyasi, ekonomik ve askeri dengeler değişti. Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu dünya (ABD-Sovyetler), Sovyetler’in yıkılması ile tek kutuplu dünya (ABD), ardından çok kutuplu dünyaya geçiş. (Rusya, Çin, Hindistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Türk Cumhuriyetleri, Güney Kore, Japonya)
Her bölgenin lider ülkeleri ortaya çıkarken ekonomik, askeri ve finans merkezleri coğrafya değiştirdi.
Filistin ve Ukrayna, dünyanın içinde bulunduğu ortamda önemsiz kabul edilebilir. Mesele, bu iki devlet üzerinde nihai hesaplaşma.
Filistin Devleti’ni tanımak, İsrail’in arkasındaki güce (Biden yönetimi) bir direnç olarak ortaya çıkıyor. Filistin Devleti’ni tanıyanlar, aynı zamanda Rusya-Ukrayna savaşının da sona ermesi için ağırlığını koyuyor.
Filistin ve Ukrayna birer simgedir. Kabul edelim ki; her iki tarafta da ölen masumlar birer rakamdan ibarettir. Trump’la birlikte küresel değişim ihtimaline karşı konumlanma savaşıdır yaşanan.
