Neler Oluyor

İSRAİL-FİLİSTİN SORUNUNDAKİ DENKLEMLER

By Eylül 3, 2014 Ocak 11th, 2019 No Comments

İsrail’le Filistin arasında 29 Temmuz 2013 tarihinde başlamış olan barış görüşmeleri için belirlenmiş dokuz aylık süre 29 Nisan 2014 günü doldu. Hedef en azından nihai çözüme ilişkin bir çerçeve üzerinde anlaşılmasıydı ama henüz bu çerçeve hazırlanamadı. Bazı gözlemcilere göre görüşmelere ara verildi, bazı gözlemcilere göre ise yeni bir kopma yaşanıyor.

Celal ÇETİN

Anlaşma fiiliyata geçmeden Filistin’de ulusal birliğin sağlandığını söylemek mümkün görünmüyor. Öte yandan, taraflar halihazırda her konuda uzlaşmış değil. Örneğin, Hamas’ın güvenlik güçlerinin geleceğinin ne olacağı hala belirsiz. Hamas’ın güvenlik güçleri dağıtılacak mı yoksa Batı Şeria’daki Filistin Otoritesinin güvenlik güçlerinin emrine mi verilecek sorusu cevaplanmış değil. Ayrıca taraflar, İsrail’e karşı takınılacak tutum konusunda da bir uzlaşmaya varamamış görünüyor.

İSRAİL:

İsrail’in görüşmeleri askıya almasının nedeni, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile Hamas’ın uzlaşmaya karar vermiş olmaları. İsrail Hamas’ı bir terör olarak kabul ettiği için, onunla işbirliği yaptığı takdirde Mahmud Abbas yönetimiyle müzakereyi sürdüremeyeceğini defalarca açıklamıştı. İki Filistinli grup bir ortak hükümet kurulması üzerinde anlaşınca o da görüşmeleri askıya aldı.

Başbakan Netanyahu daha sonra, İsrail’in bir Yahudi devleti olduğuna ilişkin bir temel yasayı parlamentoya sunacağını, böyle bir yasanın İsrail’in Yahudi olmayan vatandaşlarının durumunu etkilemeyeceğini zira ülkesinin insan haklarına saygılı bir ülke olduğunu açıkladı. (İsrail’in bir anayasası yok ancak hepsi bir arada adeta bir anayasa telakki edilen Temel Yasaları var. Başbakan Netanyahu’nun Filistin tarafının İsrail’i Yahudilerin ulus devleti olarak tanımasındaki ısrarı barış görüşmelerinin son aşamalarında sorun yaratmıştı. Dolayısıyla bu yasa girişiminin olası yansımalarını izlemek gerekiyor.

İSRAİL BARIŞ MASASINA NEDEN DÖNDÜ?

  1. Netanyahu hükümeti, uluslararası desteğe ihtiyaç duyuyor. AB’nin aldığı 1967 sonrasında ele geçirilen topraklara yönelik ekonomik yaptırım kararı da gösterdiği gibi İsrail’in Filistin’deki uygulamalarına destek azalıyor. Yıllardır süren çözümsüzlük, Filistinlilere yapılan baskı ve İsrail’e olan desteğin azalması Netanyahu hükümetini barıştan kaçan taraf olarak görülmek istenmemesine neden oluyor.
  2. Beş ayda 6 kez bölgeye giderek Obama Yönetimi süreci başlatma konusunda ciddi olduğunu gösterdi. Başarılı olsun ya da olmasın ABD Ortadoğu’da barış görüşmelerini canlandırmak istiyor. Filistinlilerle yeniden görüşme karşılığında yerleşim birimi inşasının durdurulması ya da 1967 sınırları konusunda garanti vermek zorunda olmadığı bir durumda İsrail açısından bu görüşmelerin yeniden başlamasının karşısında olmak mantıklı görünmüyor. Ayrıca ABD’nin başlatmak istediği sürecin engelleyicisi olmanın İsrail dış politikasını da koalisyon hükümetinin içindeki dengeleri de sarsacağı belirtiliyor.
  3. Sürecin başlamasıyla birlikte 1967 öncesi sınırlara bazı değişikliklerle dönüleceği düşüncesi, Filistinli mahkumların serbest bırakılması ve 1967 sınırları dışında kalan yerleşimlerin yıkılacağı ya da terk edileceği fikri koalisyon hükümetinde büyük bir tepki yaratmış durumda. Sağ kanat, Netanyahu’nun geçmişten beri savunmuş olduğu tezlere ters düşen bir çizgide ilerlemesini eleştiriyor. Fakat bakanlar kurulunda 104 Filistinli mahkumun serbest bırakılmasının üyelerin 2/3’sinin desteğiyle kabul edilmesi Netanyahu’nun olası tepkileri göğüsleyebileceğini gösteriyor.
  4. Netanyahu Filistinli mahkumları serbest bırakarak tepki çekmiş olabilir, fakat görüşmelerin yeniden başlaması için Filistinlilerin öne sürdüğü diğer şartlar dikkate alındığında bu ödenebilecek bir bedel olarak görülüyor. ABD’nin baskısıyla karşılaşan Netanyahu ya bu şartı kabul edecek ya da yerleşim birimlerini durdurma ya da 1967 öncesi sınırlar üzerinde müzakere yapmayı kabul edecekti. Netanyahu için hem pratikte uygulaması daha kolay olan, hem de diğerlerine göre daha az tepki çekecek olanı buydu.
  5. Bölgesel gelişmeler İsrail’in dış politikasını gözden geçirmesine neden oluyor. Mısır’daki olaylardan sonra Gazze’deki Hamas yönetiminin geleceği bilinmezlik yaratıyor. Hamas’ın devre dışı kalması kısa sürede mümkün değil, fakat yine de Gazze’de bir değişim olabilir. Bu İsrail için önemli bir gelişmedir. Suriye’de ise rejim önemli kazanımlar sergilemeye başladı. İsrail için en önemlisi çatışmanın uzaması, bir tarafın kazanması çıkarına değil. İran-Suriye ekseni bu çatışmadan da sağ salim çıkarsa İsrail için bölgedeki güç dengesi kötüye gidebilir.
  6. İsrail Arap Baharı’nın sonuçları konusunda bekle gör politikası izliyordu. Fakat artık süreç farklı bir yöne girince İsrail devreye girmeye başladı. İsrail, Ürdün ve Mısır gibi iki önemli ülkede göreli olarak rahat bir nefes aldı. Diğer yandan Suudi Arabistan’ın Müslüman Kardeşlerle ilişkilerinin kötüleşmesi de İsrail için önemli bir gelişme. Bu süreçte barışa ulaşılsa da ulaşılmasa da, İsrail’in bu devletlerle iyi ilişkide bulunan Fetih’ten masada kaçması mantıksız görünüyor. Hamas zayıflarken Fetih’e sıkıntı yaratmaması onun bölgesel dengedeki ortaklarıyla ilişkisi açısından da önemli.
  7. AB’nin baskısı İsrail üzerinde önemli bir etki yarattı. Hatta son yıllarda AB’nin Ortadoğu’daki en önemli inisiyatiflerinden birisinin İsrail’e 1967 sınırları ötesinde uygulayacağı ambargo kararı olduğu söylenebilir. İsrail diplomatik dışlanmanın yanında ekonomik dışlanmayla karşı karşıya kalmak istemiyor. Bunun İsrail üzerindeki ekonomik sonuçları beklendiğinden ağır olabilir. Hiçbir AB ülkesi masaya oturmuş bir İsrail’e daha sert yaptırım almaya yönelmez, ABD’nin de yönlendirmesiyle en azından barış görüşmelerinin olumlu ya da olumsuz olarak sonuçlanmasını bekler. Bu nedenle müzakere süreci, İsrail ile AB ilişkilerinde bir kalkan rolü oynayabilecek.
  8. İran, İsrail için hala en önemli gündem maddesidir. İran’daki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında bir yumuşama ortamı doğsa da İsrail kendisine yönelik tehdidin devam ettiğine inanıyor. Bu nedenle İran’a ekonomik veya askeri yaptırımların artırılması için İsrail’in ABD ve AB’nin diplomatik ve siyasi desteğine ihtiyacı var. Şu anda barış masasına oturması önerisinden kaçarak bu desteği sağlaması mümkün değil.
  9. Darbe sonrası Mısır’ın izlediği politikanın Hamas’ı en azından askeri olarak zayıflatması, Suriye ordusunun iç savaş yüzünden büyük ölçüde zayıflaması, Hizbullah’ın Suriye’deki iç savaşa dahil olmasıyla gücünün önemli bir kısmını bu ülkeye kaydırması gibi nedenler İsrail üzerindeki somut güvenlik baskısını azalttı. Pratikte İsrail üzerinde güvenlik tehdidi yaratabilecek tek askeri güç olarak İran kaldı. Bu durumda İran’a karşı diplomatik-askeri destek arıyorsa, güvenlik tehdidinin azaldığını düşündüğü yerlerde tavizler verebilir. Üstelik bu tavizlerin hemen stratejik olarak İsrail’i zayıflatmayacağı (diğerlerinin zayıflığı nedeniyle) düşünülürse güçlü durumdayken taviz vererek barış yapmak, zayıf durumdayken taviz vererek barış yapmaktan daha akılcı olabilir.

FİLİSTİN ULUSAL YÖNETİMİ (FUY):

FUY Başkanı Mahmud Abbas, Hamas’la kurulması öngörülen birlik hükümetinin kendisinin başında olacağı bağımsız, teknokrat bir hükümet olacağını ve İsrail’le sürdürülen barış görüşmelerine karışmayacağını; bunun FKÖ’nün yetkisinde bulunduğunu; bu görüşmelerin sonunda FKÖ İsrail’in tanınmasına karar verirse Hamas’ın da İsrail’i tanıyacağını; kendisi nasıl şiddeti reddediyorsa Hamas’ın da şiddeti reddedeceğini; kendisi İsrail ve Filistin arasında daha önce varılmış olan uluslararası mutabakatların geçerliliğini nasıl tanıyorsa Hamas’ın da tanıyacağını ve kimsenin kurulacak birlik hükümetinin bir terör hükümeti olacağını iddia edemeyeceğini söylüyor.

Oslo süreci sonunda, 13 Eylül 1993 tarihinde Başkan Clinton’un tanıklığında, Beyaz Saray bahçesinde, Başbakan Yitzhak Rabin ile FKÖ lideri Yasser Arafat tarafından imzalanan İlkeler Deklarasyonu ve bunu tamamlayan mektup teatisi yapıldı. Bu anlaşmayla Filistin Ulusal Yönetiminin kurulmasının yolu açılmış; 242 ve 338 sayılı Güvenlik Konseyi kararları temelinde bir nihai çözüme gidilmesi öngörülmüş; FKÖ İsrail’in barış ve güvenlik içinde yaşama hakkını teslim etmiş; İsrail de FKÖ’nün Filistin halkının yegane meşru temsilcisi olduğunu kabul etmişti. Hamas ve diğer bazı Filistinli örgütler bu anlaşmayı tanımamışlardı.

İsrail-Filistin görüşmelerindeki baş müzakereci Saib Erekat da kendileri için Hamas’ın bir terör örgütü olmadığını, İsrail Filistin’i tanımadığına göre Hamas’ın da İsrail’i tanımak gibi bir mükellefiyeti bulunmadığını; FKÖ İsrail’le bir anlaşmaya varırsa bunun referanduma sunulacağını belirtiyor.

HAMAS:

Hamas’ın resmi sözcüsü, birlik hükümeti kurulur kurulmaz Başbakan İsmail Haniye ve bakanlarının görevlerinden ayrılacaklarını açıkladı. Hamas’ın kurucularından Mahmud Al-Zahar ise kurulacak teknokrat hükümetin diplomatik meselelere karışmayacağını teyid etmekle birlikte, Abbas’ın İsrail’in tanınmasına ve önceden varılmış bulunan anlaşmaların geçerliliğine dair beyanlarının bir değer taşımadığını; Hamas’ın İsrail’i tanımayacağını söylüyor. Uluslararası gözlemciler Hamas’ın neden bu aşamada uzlaşmaya yanaştığını tartışıyor. Kimileri, Hamas’ın Gazze’deki desteğini kaybetmeye başladığını, bu aşamada uzlaşı hükümetinin kurulmasına destek verirken aslında ilerde Filistin’in tümünde iktidarı gelmek hesabını yaptığını düşünüyor.

Siyasal iktidarın, Hamas’a yönelik zafiyeti, Filistin Otoritesi’ni elinde bulunduran El Fetih’le önemli mesafelerin oluşmasını sağladı. Bu arada, 2007′den sonra Suriye-İran çizgisine yaklaşan Hamas, 2011′deki “sözde Arap Baharı” ve 2012′de Mursi liderliğindeki İhvan’ın Mısır’da iktidara gelmesinin ardından, bu çizgiden uzaklaşmaya başladı. Sürgünde Suriye’de yaşayan Hamas lideri Meşal, Suriye’yi 2011′den sonra terketti, Katar’a yerleştiği iddia edildi. 2013′de İhvan’ın Mısır’da askeri darbeyle devrilmesi, Hamas açısından, yeni arayışları ortaya koydu.

Mısır’da Müslüman Kardeşler’i deviren darbe Hamas’a ciddi bir zarar verdi. Bir yandan hamisi olan bir hareketin sağladığı siyasi destekten mahrum bırakılan Hamas, diğer yandan yeni gelen cunta hükümetinin ağır sillesi ile karşı karşıya kaldı. Gazze’ye can veren tünellerin kapatılmasına, askerî güç tehdidi eşlik etti. Bununla beraber, Suriye krizinin başlarında Esad’la arasına mesafe koyan Hamas, bu tavrı nedeniyle eskiden ana sponsoru iki ülkenin (Suriye ve İran) hâlihazırda desteğini kaybetmişti. Mısır darbesi ile üzerindeki izolasyon arttı. Buna ek olarak Müslüman Kardeşler’e desteği yüzünden diğer Körfez ülkeleri ile başı dertte olan Katar’ın da Hamas’a olan desteğini çekme ihtimali gündemde. Özetle, Hamas için pek parlak zamanlar değil bugünler, hem ekonomik hem de siyasi olarak çıkmazda.

Gazze’deki “tek taraflı” yönetiminin, hem Suriye-İran çizgisinden siyasal açıdan uzaklaşması, hem de Suriye’nin içine düştüğü kaos ortamında, destek verme şansının kalmamasıyla, Hamas birtakım manevralar hesaplamaya başladı. El Fetih’in, İsrail’le yürütülmesi planlanan “barış görüşmeleri”ni bitiren “Hamas’la uzlaşma” yaklaşımı ise İsrail karşısında yeni hamle yapma şansının azalması, İsrail’in Batı Şeria’da, yerleşimciler dahil birtakım konularda geri adım atmamasından kaynaklanıyor.

2010′da resmen görev süresi dolan Filistin devlet başkanı Abbas, 4 yıldan beri meşruiyet sorunları yaşıyor. El Fetih, Batı Şeria’ya sıkışan siyasal konumuna açılım getirmeye çalışırken Gazze’de de varlık göstermeye çalışıyor. “Bölünmüş Filistin”in “Birleşik Filistin”e dönüşmesinde en göze çarpan sorun, coğrafi olarak Batı Şeria ve Gazze’nin karasal anlamda birbirinden kopuk olmasıdır. Ancak bundan daha önemli olarak, siyasal ayrımlar, farklı sosyolojik ve ekonomik yapılanmalar, iyimser yorumları azaltıyor.

İsrail’le “barış görüşmeleri”ne karşı tavırlar koyan bir siyasal ortakla, olası  bir Filistin “ortak hükümeti”, El Fetih’i zayıflatacak, Hamas’ı güçlendirecekir. Hele muhtemel bir İsrail müdahalesi olursa, Hamas, Batı Şeria’da bile El Fetih’i geriletebilir. Siyasal iktidarın benimsediği, Filistin uzlaşması Batı tarafından kuşkuyla karşılanıyor.

El Fetih ve Hamas, iki örgüt için de uzlaşı son şans anlamı taşıyor. Ancak ikisi arasından en karlısının Hamas olduğunu söylenebilir. Şimdi Filistinlilerin önünde 6 aylık bir yol haritası var. Yolun sonunda seçim yapılması planlanıyor. Olası seçimde Hamas’ın özellikle Batı Şeria’da prestij kaybına uğrayan El Fetih’in oylarına talip olduğu görülüyor.

El Fetih Batı Şeria’da, Hamas ise Gazze’de zor durumdaydı. Ancak Batı Şeria’da Hamas sempatisinin arttığı bir gerçek.

Bununla birlikte Filistin yönetiminin çatısı olan Filistin Kurtuluş Örgütünün yapısı da bu uzlaşıyla Hamas lehine değişmiş oluyor. Anlaşma gereği FKÖ’deki El Fetih egemenliği sarsılacak, Hamas da örgüt içerisinde söz sahibi olacak.

FİLİSTİN TARAFI NEDEN MASAYA DÖNDÜ?

İsrail gibi Filistin tarafı da uzun süredir görüşme sürecinden uzak duruyordu. Bunun en önemli nedenleri, Filistinlilerin önceliği kendi birliklerini sağlamaya vermeleri ve İsrail’de barış yapma iradesi olmadığına inanmaları ve bölgesel İsrail’i masaya oturtabilmek için uluslararası alandaki baskıyı artırma çabalarıydı. Hatta daha birkaç hafta öncesine kadar Mahmut Abbas, yerleşim birimleri inşası durmazsa barış masasına dönmem diyordu. Bu durumda İsrail tarafının güdüleri gibi Filistin tarafının güdülerinin de incelenmesi yararlı olacaktır.

  1. Görüşmeyi yürüten Fetih ve Mahmut Abbas gücünü İsrail ile müzakere yapmaktan alıyor. Filistin Sorunu’nun çıkmaza girdiği dönemde Hamas ve Fetih’in ayrı yollar izlediği açıkça görülüyor. Hamas gücünü silahlı mücadeleyi sürdürmekten alırken, Fetih müzakere yoluyla Filistinlilerin haklarının alınabileceğine inanıyor. Bunun için diplomasiyi kullanma yolunu tercih etmiş durumda. Bu halde, özellikle kısa vadede bazı kazanımlar elde edeceğini düşünüyorsa masadan kaçma şansı yok.
  2. 104 Filistinli mahkumun serbest bırakılması Abbas için önemli bir kazanım olacaktı. Geçen yıl BM’deki oylamanın etkisiyle Filistin’e çok daha geniş bir uluslararası tanınma sağlanması Abbas’ın eline önemli bir iç politika kozu vermişti. Aralarında yaşlı ve eski mahkumların da yer aldığı 104 Filistinlinin serbest bırakılması tüm Filistin’de olumlu karşılandı. Bu eylül ayında Filistin’in yeniden kalkması beklenen diplomatik atak öncesinde Abbas için yeni bir kazanım daha olarak görülebilir.
  3. Her ne kadar ABD sürecin 9 ay içinde sona ereceğini ve nihai statü meselelerinin çözüleceğini ileri sürse de Filistinliler sürecin bu kadar uzamayacağını ve pek de başarılı olmayacağını düşünüyorlar. Fakat bu süreçte ABD’nin isteğine karşı çıkmaktansa sürecin kendiliğinden sonuçsuz kalmasını bekliyorlar. Zaten kendiliğinden çökecek bir süreç için ABD’yle ters düşmektense onun isteğini yerine getirip görüşmek daha mantıklı geliyor. Filistin tarafı, İsrail’deki iç çelişkilerin güçlü olacağını ve bu hükümetle barış için gerekli adımları atamayacaklarını, bu nedenle masadan kalkan ya da diplomasi sürecine taş koyan tarafın Filistinliler değil İsrailliler olduğunu göstermek istiyorlar.

4- Barış sürecinin başlaması ve sonuca ulaşması için Filistinlilerde büyük bir beklenti yok. Filistin’de insanlar yaşam koşullarının düzeltilmesini bekliyorlar ve bu onların temel önceliği barış süreci gibi siyasi meseleler pek çoğu için defalarca tekrarlanmış ama içi boş süreçler gibi görülüyor. Yani sürecin başarısız olması Abbas üzerinde ek bir siyasi külfet yaratmayacak.

  1. Fetih, Filistin içindeki uzlaşmanın yakın olmadığını biliyor. Defalarca bir araya gelen Filistinli grupların aralarındaki anlaşmazlıklar kolaylıkla çözülebilecek gibi değil. Üstelik şimdi Hamas’ın içindeki çatlaklar büyümeye başladı. Meşal, Haniye ve Zahar’ın öncelikleri farklı. Bu Hamas’ın parçalanacağı anlamına gelmiyor, fakat ortak hareket etme konusunda sorun olduğu ortada. Tüm bunlara ek olarak, Müslüman Kardeşler’in Mısır, Ürdün, Suriye gibi ülkelerde aldığı farklı darbeler Hamas’ın arkasındaki uluslararası desteği de azalttı. Mısır’daki darbe sonrasında Hamas’ın bu süreçten en olumsuz etkilenen taraflardan biri olduğu açık. Dolayısıyla Abbas, Hamas ile uzlaşma konusunda aceleci değil. Bu durumda Hamas’ın karşı olduğu bir müzakereler zincirine dahil olması normal görünüyor. Müzakereler devam ettikçe Hamas ile anlaşma da kolay görünmüyor. ABD, İsrail ve Avrupa ülkelerinin Hamas’a karşı tavrı ortada, Abbas durumu lehine çevirip Hamas’ın yeniden devre dışı kalmasını istiyor olabilir. Hamas Filistin içinde birlik sağlanmadan mücadelenin olumlu sonuç vermeyeceğini ileri sürerken, Fetih’in birlik çabasının sonucunu beklemeden barış görüşmelerine taraf olması onun Filistin içindeki önceliklerini de gösteriyor. Öte yandan Hamas, Mısır’ın kendisine karlı başlattığı karalama kampanyasına Fetih’in de dahil olduğunu ileri sürüyor. Özetle, Fetih için bu görüşmeler Hamas ile olan güç mücadelesinde kendisi açısından yararlı bir araca dönüşebilir.

İKİSİ İÇİN DE TEK ÇARE UZLAŞIYDI

El Fetih, İsrail’den aldığı darbe sonrası Hamas ile zorunlu olarak temasa geçti. Ortadoğu uzmanlarına göre İsrail ile barış masasında elindeki tüm kozlarını kaybeden Mahmut Abbas’ın, Hamas ile birleşmekten başka alternatifi kalmamıştı.

Bunu karşın yaklaşık 2 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze’deki Filistin iktidarı Hamas da siyasi ve ekonomik açıdan çıkmazdaydı. Özellikle 3 Temmuz Mısır darbesinin ardından İsrail ablukası altındaki Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı Refah, Mısır’daki darbe yönetimi tarafından kapatıldı. Gazze ekonomisi aylık 200 milyon dolar zarar gördü.

İsrail, bu süreçte Mısır’daki askeri yönetimin de desteğiyle Gazze’yi stabil hale getirdi. Hamas, 2 milyonluk Gazze üzerinde sıkışıp kalırken, ekonomik krize çare bulmakta zorlandığı gibi siyaset de üretemez hale geldi.

Neticede 23 Nisan’daki milli mutabakat anlaşması hem El Fetih hem de Hamas için mecburi bir çıkış noktasıydı.

Uluslararası gözlemcilere göre gelinen süreç şöyle özetlenebilir:

1- ABD-İsrail arasındaki stratejik ortaklığı etkilemese de ilişkilerde bir hayal kırıklığı yaşanıyor.

Bölgede yakın hatta orta vadede köklü bir demokratik dönüşüm gerçekleştirilemeyeceğini gören ABD (ve AB), Orta Doğu barışını İslami radikalizmin önlenmesine önemli katkı sağlayacak bir gelişme olarak görüyor ve istiyor.

2- Mahmud Abbas barış sürecini ve bunun kamu diplomasisi boyutunu iyi yönetmiş ve ABD’nin düş kırıklığını daha çok İsrail’e yöneltmesini sağlamış görünüyor.

3- Filistinli gruplar arasında sağlanan uzlaşının başarılı olup olamayacağı, uygulamada ne gibi güçlüklerle karşılaşılacağı konusunda kesin bir yargıda bulunmak güç. Çünkü daha önce varılan uzlaşılar hayata geçirilemedi.

4- İsrail’in belki de kendisine yönelik eleştirilerin artması nedeniyle müzakereleri kesmeyip “askıya almış olması” dikkat çekici. Başkan Obama’nın Filistinli gruplar arasındaki uzlaşıyı sadece “sürece yardımcı olmayan bir tutum” olarak nitelendirmesi, her iki tarafın daha önce de buna benzer olumsuz tutumlar alabildiklerine değinmiş olması da bir “bekle-gör” dönemine girildiği şeklinde yorumlanabilir.

5- FKÖ ile Hamas arasındaki uzlaşı kalıcı olduğu takdirde barış sürecinin yeniden başlaması için aşılması gereken başlıca engel, İsrail’in Hamas’ı da içeren bir Filistin tarafı ile masaya oturmak için hangi şartları ileri süreceği, bunların ne kadarının karşılanabileceği olacak. Hamas, Mahmud Abbas’ın kendisine atfettiği tutum değişikliğinin ne kadarını açıktan kabullenebilecek? İsrail, Hamas’ın farklı bir çizgiye geldiğine ne zaman ve ne kadar ikna olacak?

6- ABD barış arayışlarına herhalde bir süre mesafeli kalacak. Çünkü Filistin Ulusal Yönetimi ile İsrail’i bir çerçeve anlaşma üzerinde buluşturmakta zorlanan ABD’nin şimdi Hamas’ın da içinde bulunduğu daha zorlu bir denkleme zaman ayırması güç görünüyor. Ukrayna krizi sadece Rusya ile ilişkilerin geleceği değil, Suriye, İran nükleer programı gibi başka sorunlarda sergilenen işbirliği bakımından da bir belirsizlik yarattı. ABD şimdi bunlara odaklanmak durumunda.

7- Bu durumda barış görüşmelerinin kısa sürede yeniden başlama şansı çok düşük görünüyor. Süreçte yaşanan tıkanıklığın yeni gerilimlere yol açmayacak bir karşılıklı anlayışla yönetilebilmesi, kapıların gelecek için olabildiğince açık tutulması dahi başarı sayılabilir.

İSRAİL’İN DURUMU?

Bir yandan bu iki hareketin ortak hareket etmesi Filistin tarafındaki temsil krizini bitirme potansiyeline sahip. Bundan önceki barış görüşmelerinde Fetih masadayken, Hamas süreçlerden dışlanmıştı. Bununla beraber bu iki hareket daha önce enerjilerini İsrail’e karşı değil, daha çok birbirlerine karşı yürüttükleri mücadele ile harcamayı tercih etmişti. Bu bölünmüşlük ciddi bir barış ihtimalinin önündeki en büyük engellerden idi. Filistinliler için bu ittifak daha güçlü bir ses demek.

Bu ittifakın barış görüşmelerine katkı sunup sunmayacağı uluslararası kamuoyunun tavrına bağlı. İsrail şimdiden Hamas’ın kendisini tanımadığı gerekçesi ile barış görüşmelerini askıya aldı. Netanyahu “Fetih ya İsrail’le, ya da Hamas’la barış yapabilir” diyerek, bu ittifak sonrası barış ihtimalinin sona erdiğini ima etti. Amerika’nın tavrı bu noktada kilit önemde. İsrail üzerindeki baskıyı arttırabilirse, bu ittifak yeni bir sayfa açabilir. İsrail tarafından gelecek bir yumuşama mesajı, Hamas’ın İsrail karşıtı söylemini değiştirmesi ile sonuçlanabilir. Bu bir ihtimal. İhtimalin gerçekleşmesi ise barış konusunda İsrail ve uluslararası kamuoyunun iradesine bağlı.

Batı için Filistin sadece El Fetih yönetiminden ibaret, Hamas siyasi olarak değil bir terör örgütü olarak görülüyor. Bu nedenle Amerika ve İsrail, Filistin politikasını El Fetih üzerinden yürütüyorlardı. Uluslararası güçler İsrail’i ikna edemezse İsrail Filistinlilerin birlik sürecini baltalamak için her şeyi yapabilir. Bunu ekonomik, siyasi ve askeri olarak üç kısma ayırabilir.

Ekonomik açıdan El Fetih’in gelir vergileri İsrail yönetiminde toplanıyor. İsrail tepki olarak daha önce de yaptığı gibi bu vergileri donduracak ve Mahmut Abbas’ı finansal olarak zor durumda bırakmayı hedef alabilir.

Siyasi olarak Abbas’a yönelik baskılar artebilir. 2002’de Arafat’ı Ramallah’ta tecrit altında tutan İsrail’in yeni dönemde benzer uygulamayı Mahmut Abbas’a da uygulaması ihtimaller dahilinde.

İsrail’in elinde bir operasyon gücü var. Bunu Batı Şeria ve Kudüs’te Filistin halkına sık sık ev baskınlarıyla kullanıyor aynı şekilde Gazze’ye yönelik saldırıları da devam ediyor. Bu tür askeri operasyonlar, önümüzdeki 6 aylık süreçte daha sık düzenlenebilir.

İsrail hükümeti aslında Ramallah’ta olduğu gibi Hamas’tan da herhangi bir tehdit görmüyor. Çünkü Hamas, her zaman anlaşmaları bozma kousunda İsrail’e faydalı oldu. Netanyahu, Hamas füzelerini gerekçe göstererek yerine getirmesi gereken uluslararası sorumluluklardan kaçınmasını sağladı. Hamas, Tel Aviv’in “müttefik” olan “düşmanıdır.”

ABD’NİN DURUMU?

ABD dokuz aylık sürecin Dışişleri Bakanı Kerry’nin yoğun kişisel çabasına rağmen bekleneni verememiş olmasından dolayı düş kırıklığı, hatta kırgınlık içerisinde. John Kerry’nin kapalı bir toplantıda, “üniter devlet neticede ya ikinci sınıf vatandaşları da olan bir aparthayd devletine dönüşür ya da İsrail’in bir yahudi devleti olma yeteneğini ortadan kaldırır” şeklinde bir ifade kullanmış olması, bunun basına yansıması İsrail’de ve ABD’deki İsrail’e yakın çevrelerde tepki yarattı. Kerry daha sonra yaptığı açıklamada aparthayd sözcüğünü kullanmamış olmayı tercih edeceğini belirtmekle birlikte vermek istediği mesajdan geri adım atmadı. Senato’da bulunduğu otuz yılı aşkın sürede İsrail’e desteğini her vesileyle somut biçimde ortaya koyduğunu, kaldı ki birçok İsrailli yöneticinin de benzer beyanlarda bulunmuş olduğunu vurguladı. Barışı tesis etmenin tarafların sorumluluğu olduğunun altını çizdi.

Gözlemcilere göre, “Filistinliler bağımsızlıklarını alamaz ve üniter bir İsrail devleti içerisinde yaşamak durumunda kalırlarsa, ikinci sınıf vatandaş olacaklardır. Böyle bir iki halklı bir devlet, İsrail’in çok önem verdiği Yahudilerin ulus devleti olmak iddiasını gündemden düşüreceği gibi onun demokratik yapısına da uygun düşmeyecektir. Bu ne İsraillilerin ne de Filistinlileri hak ettiği bir durumdur. İsrailliler demokratik bir devleti, Filistinliler de tüm haklarına sahip bulundukları bir refah devletini hak etmektedirler.”

Başkan Obama, İsrail ile Filistinlilerin önlerindeki seçeneklere bakmalarına olanak verecek bir “ara”ya ihtiyaçları olduğu kanaatini dile getirdi. ABD’nin barışçı çabalarına son vermeyeceğini; Mahmud Abbas’ın Hamas’la uzlaşmasının barış sürecine “yardımcı” olmadığını; bunun İsrail’in ve Filistinlilerin çözüm arayışlarına katkı sağlamayan bir dizi tutumunun yeni bir örneği olduğunu belirtti. Obama,  “Gerçekçi olmak gerekirse, tarafların bir araya gelip zor da olsa bazı uzlaşıları bulmaları gerekiyor. Biz onları bu yolda teşvik edeceğiz. Ama bunu gelecek hafta, gelecek ay, hatta gelecek altı ay zarfında yapabilirler mi? Hayır” dedi.

MAHMUT ABBAS’IN DURUMU

Mahmud Abbas İsrail’le görüşmeleri sürdürmeye hazır olduğunu da söylüyor ancak bunun için, İsrail’in Batı Yakasında ve Doğu Kudüs’te yeni yerleşim birimleri kurmaktan kaçınmasını, salıvermeyi taahhüt ettiği Filistinli mahkumları serbest bırakmasını ve görüşmelerde Filistin’in gelecekteki sınırları meselesinin somut biçimde ele alınmasını istiyor.

Abbas, Hamas’la varılan anlaşmaya İsrail’in tepkisi konusunda da, bu bölünmeyi İsrail’in istediğini; zira böylelikle İsrail’in görüşme masasına gelindiğinde “şimdi kiminle konuşacağım, Batı Yakası ile mi yoksa Gazze ile mi?” demek olanağına kavuştuğunu; şimdi de “bizimle Hamas arasında bir tercih yapın” dediğini, bunun yanlış bir tutum olduğunu dile getiriyor.

Öte yandan Filistinliler, Filistin Özerk Yönetiminin Kudüs’ü işgal altında tutan İsrail ile aynı masaya oturmasından endişe duyuyor bu da yönetim krizine yol açıyordu.

Özerk Yönetim ve Hamas  arasında  görüş ayrılığı ve güvensizlik, Özerk Yönetim Başkanı Mahmut Abbas’ın İsrail’in Gazze şeridinde Hamas’a açtığı savaşlarda etkisiz kalışı ve 2010′da İsrail ile sürdürülen barış müzakerelerinde, Filistin topraklarının işgal altında olmasına rağmen müzakerelere davam etmek ısrarında olmasından kaynaklanıyordu.

O müzakerelerde  Mahmud Abbas, İsrail’in işgal altında tuttuğu Batı Şeria’da sürdürdüğü yerleşkelerin inşasını durduramamış ve müzakerelere son verilmişti -ki,İsrail son  barış müzakerelerinde de yerleşke inşasından vazgeçmiyor.

Bu yüzden Abbas, bir kısım Filistinli için milletine ve davasına ihanetle bir arada anılıyor.

Netanyahu, Mahmut Abbas’ın ara sıra yaptığı mızmızlıklara ve parlamalara rağmen, Filistin otoritesinin kendisine tehdit oluşturmayacağını anladı. Mahmut Abbas da biliyor ki İsrail’in kırmızı çizgileri vardır ve onları bu yolla geçmek mümkün değildir.

Abbas zayıf biri olabilir ama bu onun zeki olmadığı anlamına gelmez. Kerry’nin barış girişimlerinin hiçbir yere gitmeyeceğini ve Netenyahu’nun bir şekilde Barış Süreci’ni baltalayacağını iyi biliyor. Eğer Abbas’ın şansı yaver giderse, Kerry barış sürecini bozduğu için İsrail’e tepki gösterebilir ve ABD’den tepki sesleri geliyor. Bu olaylar eğer gerçekleşirse, Abbas uluslararası topluma Filistin Devleti’nin tanınması için diplomatik baskı yapacaktır. Bu girişim Amerikalıları biraz kızdırabilir ama İsrail’in sert tepkisine yol açabilir. Sonuç olarak bu durum 79 yaşındaki Abbas’ın ikinci bir Yaser Arafat olmasının yolunu açabilir ve kahraman, direnen bir insan olarak anılır.

Filistin resmi yetkilileri Abbas’a yönelik çok başarılı bir imaj çalışması yürütüyor. Bu çalışma sonunda  Mahmut Abbas halkın gözüne bilge bir yaşlı olarak görünüyor. Yakın zamanda gelecek olan muhtemel bir barış sürecinin tıkanması bile bu gerçeği değiştiremeyecek. Sözde Kerry, Mahmut Abbas’ı şiddetli bir İsrail tepkisi ile tehdit etmişti. Abbas ise “hiç kimse İsrail’den korkmuyor, istediklerini yapsınlar” demişti.

Bu sözler Filistin medyasında sıkça yankı uyandırdı. Abbas’ın imajı bir kez daha büyütüldü, ruhanileştirildi Bu noktada Mahmut Abbas’ın kredibilitesini ve meşruiyetini hiç kimse sorgulayamazdı. Şimdi Filistin sokaklarında Mahmut Abbas’ın resimleri her zamankinden daha fazla var.

Ancak ABD Dışişleri Bakanı John Kerry tarafından yürütülen İsrail-Filistin barış görüşmeleri, Mahmud Abbas’ın varolduğu tartışmalı itibarına ve karizmasına büyük hasar verdi. Kerry’nin İsrail taleplerini önceleyen politikası ve İsrail’in görüşmeler sırasındaki oyalama taktiği Abbas’ın kendi tabanındaki desteğini bile sarstı. Gözlemciler Mahmud Abbas’ın iktidara geldiğinden beri en zor dönemini yaşadığını iddia ediyor.

Öte yandan Ramallah’taki hükümet, bölünmeyi önleyecek ve Gazze Şeridi’nin katılımını sağlayacak kadar güçlü değil. Hamas, bölünmesini engelleyecek arkasındaki arkadaşlarını kaybetti. Hamas içerisinde taraflar, gerçekten iktidara dönmeyi ve iktidara ortak olarak Filistin halkını yönetmeyi istiyor. Ancak sorun Filistin yönetiminin zayıf ve bitkin düşmesi ve çöküşten korkmasıdır. Ayrıca görüşmelere devam etme ve taahhüde girebilecek kadar gücünün olmadığı belirtiliyor. Görüşmeler Abbas’ı daha fazla taviz veremeyeceği gerçeği ile yüz yüze getirecektir. Ve taahhütlerin yerine getirilmemesi hükümet işlerinin yürütülmesi için gerekli olan ABD ve İsrail’den gelen paraların ödenmemesine yol açabilir.

GÖRÜŞMENİN ÖNÜNDEKİ ZORLUKLAR

  1. Kerry’nin inisiyatifinin en hassas iki noktası tarafları uzlaşıya da başarısızlığa da götürebilir: Birincisi, müzakereler geçiş süreci ya da geçici tedbirleri değil 9 ay içinde nihai statü meselelerinin sonuca bağlanmasını içermektedir. İkinci olarak da Arap Barış Planı’nın canlandırılması söz konusudur. Yani barış olursa Arap Birliği İsrail’i tanıyacak ve Filistin devleti kurulurken İsrail ile Araplar arasında da yeni bir dönem başlayacaktır. Bu daha önce de gündeme gelmiş son derece iyimser bir senaryodur. 1993 Oslo İlkeler Bildirgesi’ne, Ortadoğu’daki güç dengelerinin değiştiği bir dönemde ulaşılmıştı. Şimdi Ortadoğu yeni bir dönemeçten geçiyor, Filistin Meselesinin ve Arap İsrail barışının gündeme gelmesi son derece normal, fakat başarılı olması sadece İsrail ve Filistinlilerin iradesine değil, Suriye’den Mısır’a, İran’dan Suudi Arabistan’a kadar geniş bir coğrafyada yaşanacak değişikliklere de bağlıdır.
  2. Yerleşim Birimleri: 1970li yılların sonundan beri İsrail tarafından bilinçli ve programlı olarak inşa edilen yerleşim birimleri Filistin devletinin sınırlarını anlamsızlaştırma politikasını bir parçası olarak düşünülmüştür. İsrail’in yerleşim yerleri inşası mantığı egemenliği altındaki toprakları genişletmekten ziyade olası bir Filistin devleti içinde İsrail yerleşimlerinin bulunması sayesinde sınır çizmeyi güçleştirmeye dayanıyordu. Bu meselenin stratejik yanı bir tarafa, son yıllarda görüşmelerin başlaması ya da sürdürülmesi için bir önkoşul niteliği taşıması onu önemli kılıyordu. Filistinliler görüşmeye başlamak istemezse yerleşim yerlerini gerekçe gösteriyor, İsrail hükümetleri de masadan kaçmak için yeni inşaatlar başlatma kararı alıyordu. Fakat bu sorunun çözülmesi tamamen iradeye bağlıdır. Çünkü 1967 sonrası topraklarda yaşayan İsrailli sayısı yaklaşık 500 bin olmasına rağmen bunların yüzde 80’i toplam yerleşim yeri arazisinin %5’inde yaşıyorlar. Yani, taraflar arasında bir toprak değişimi ya da mantıklı bir anlaşmayla sorunun büyük bir kısmını çözmek olasıdır. Elbette bunun milyarlarca dolarlık bir maliyeti olacaktır. Bu parayı üstlenecek bir taraf bulunabilirse, çözüm kolaylaşabilir. Bulunamazsa plan yeni zorluklar doğurur.
  3. Barış sürecinin önündeki en önemli engel nihai statü sorunlarının çözümünün çok güç olmasıdır. Bunlar arasında çözülmesi en zor olanı Filistin devletinin sınırları değil, muhtemelen iki tarafı da en çok zorlayacak konu Filistinlilerin geri dönüş hakkının tanınmasıdır. 1948 yılından beri işgal edilen topraklarda evlerinden edilmiş Filistinlilerin yurtlarına geri dönüş hakkının tanınması her iki taraf için de son derece kritik bir karar. Filistin tarafının bundan vazgeçmesi on yıllardır evlerine dönme umuduyla yaşayan milyonlarca Filistinliyi hayal kırıklığına uğratmak anlamına geliyor. İsrail için ise durum daha kritiktir. İsrail sağının büyük bir kısmına göre bu konu en az Kudüs kadar, hatta belki de daha önemlidir. Geri dönme hakkına kavuşacak Filistinlilerin İsrail sınırları içindeki yurtlarına geri dönmesi İsrail’de orta vadede Arapların Yahudilerden sayıca fazla olmalarına yol açabilecek bir gelişmeye dönüşebilir. İsraillerin birçoğu bu durumun İsrail devletinin Yahudi ve Siyonist karakterini ortadan kaldıracağını ve varoluşunu temelden sarsacağını düşünmektedir. Daha kaba bir ifadeyle kendi devletinde sayıca azınlık durumuna düşmekten korkan İsrail’in bu hakkı bu şekliyle kabul etmesi çok güç görünüyor.

TÜRKİYE’NİN DURUMU

Türkiye Fetih ve Hamas arasında arabulucu olmayı istedi. Ancak hem İsrail hem ABD Türkiye’nin girişimlerini önledi. Bunun en büyük sebebi, AKP hükümetinin ve Başbakan Erdoğan’ın Hamas’tan yana olmasıdır. Recep Tayyip Erdoğan başbakanlığı döneminde arabuluculuk konusunda, “Hamas bize gerekli yetkiyi verdi” demiş  ve Türkiye Cumhuriyet’inin arabuluculuk yapacağını söylemişti.

Ankara, Filistin’in BM’ye ‘gözlemci devlet’ sıfatında kabul edilmesi sürecini teşvik etti. Fakat sonuçta bu süreçten Hamas değil, uluslararası arenada kendi hukuki kimliğini güçlendirme başarısı gösteren El Fetih kazançlı çıktı. Tam da bu zamanda Mısır’ın devrik Devlet başkanı Mursi, Filistin Yönetimi’nin Lideri Abbas’a destek vererek Hamas’la ittifak kurmaktan kaçındı. Yani, Kahire bölgedeki etkinliğini artırmak için yeni bir politik oyun ortaya koyarken aynı anda Ankara’yı da Ortadoğu sürecinden dışladı. Akabinde Mursi Ankara ile ittifak yapsa da, Mısır’da Batı’nın ve İsrail’in desteğini alan askeri darbe gerçekleşti. Böylece, Arap Baharı ile birlikte Tunus ve Mısır’da İslamcıların yönetime gelmesi ve Türkiye ile Katar’ın bölgedeki süreçlere daha aktif katılımları sayesinde jeopolitik kazançlar elde etmeyi planlayan Hamas’ın hesapları da tutmamış oldu.

AKP’nin Ortadoğu’ya müdahil olmakta en çok kullandığı Filistin sorununda da Türk hükümeti politika üretemez hale geldi. Ortadoğu’da en çok Filistinliler tarafından sevilen, posterleri dükkanları süsleyen Tayyip Erdoğan, 16 Mayıs 2013’teki Amerika ziyaretinde Filistin’e gideceğini açıklamış fakat Obama bunun kısa vadede yapılmaması gerektiğini söylemişti. Obama’nın bu uyarısından sonra Tayyip Filistin’e gitmekten vazgeçti.

Ayrıca Erdoğan’ın İsrail’e yönelik sert söylemleri de Türkiye üzerinde olumsuz etki yaptı. İsrail’e karşı sert çıkışlar, zaten konuya sağlıklı yaklaşmayan  bu ülkeyi daha da kışkırtmak anlamına gelir. Nasıl Hamas’ın füzeleri İsrail’den çok dönüp dolaşıp Filistin halkına zarar veriyorsa, Türkiye’nin İsrail’e yönelik sert tutumu da sorunun çözümüne bir katkı yapmıyor. Filistin’in çözümden uzaklaşmasına neden oluyor.

Türkiye, Filistin konusuna taraf olarak bölgesel liderlik konumu elde edemez. Zaten böyle bir rolü elde etmesi de çok mümkün değil. Mısır bu rolün ne kadar kolay bir şekilde Türkiye’nin elinden çalınabileceğini gösterdi. Bu konuda liderlik iddiası olan Suriye ve Irak iç sorunlarla boğuşurken, İran’ın da bu konuda fazla şansı yok. Önümüzdeki yıllarda bu liderliği Mısır üstlenecek gibi görünüyor. Bu nedenle süreç boyunca en sert söylemleri kullanan ve dışişleri bakanı Davutoğlu Filistinlilerle birlikte ağlayan Türkiye, ateşkesle birlikte ikincil planda kaldı.

Türkiye’nin Ortadoğu’da güven ve popülarite kaybı devam ediyor. Türkiye Ekonomik Ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından hazırlanan ”Ortadoğu’da Türkiye Algısı 2013” raporunda on altı Ortadoğu ülkesinde yapılan anketlere göre; 2011’de Ortadoğu halklarının yüzde 76’sı Türkiye’ye olumlu bakarken 2013’te bu oran yüzde 59’a geriledi. 2011’de Mısır halkının yüzde 76’sı Türkiye’nin politikalarını desteklerken 2013’te Mısır halkının sadece yüzde 38’i Türkiye hakkında olumlu görüş bildirdi. Suriye’de ise AKP’nin politikaları 2011’de halkın yüzde 44’ü tarafından desteklenirken 2013’te bu oran yüzde 22’ye kadar geriledi.

Öte yandan İsrail ile ilişkilerini düzeltmek isteyen Türkiye’nin ve AKP hükümetinin, İsrail’in terörist olarak kabul ettiği Hamas’la yakın ilişki kurması zorlaşıyor. Sonuç olarak Türkiye Filistin konusunda ABD, İsrail ve Batı ekseninde bir politika izlemek zorunda kalıyor.