Neler Oluyor

YENİ DÖNEMİN ŞİFRELERİ

By Temmuz 10, 2018 Ocak 11th, 2019 No Comments

Türkiye yeni bir döneme girdi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli’ne geçti. Devlet yönetiminde neredeyse tüm yetkiler cumhurbaşkanlığı makamında toplandı. Bu değişim, parlamenter sistemin ruhuna aykırı olduğu iddia ediliyor, ki haklılık payı var. Ancak yeni dönemin, “bir kişiye sonsuz yetkiler” boyutunun çok daha ötesinde anlamları var.

Celal ÇETİN

Yeni dönemi anlayabilmek için birkaç gün öncesine gitmek gerekiyor. 701 sayılı KHK çok önemlidir. FETÖ yapılanması böyle bir KHK bekliyordu, onlar için sürpriz olmadı. Ama AKP tabanı için şok etkisi yaptı, çünkü listede AKP’li olarak bilinen çok sayıda kamu görevlisi vardı. AKP tabanında “hayal kırıklığı, terkedilmişlik” duyguları hakim oldu. 701 sayılı KHK, sonraki dönem için bir ipucu niteliğindeydi.

Aslında yeni dönemi anlamak için çok daha geriye, anayasa referandumuna ve ardından 24 Haziran seçimlerine gitmek gerekiyor. Referandumda ve seçimde alınan oyların birbirine çok yakın olması, Muharrem İnce ve Meral Akşener’in sessiz kalması ilginçtir.

Gelelim yeni dönemin ilk somut göstergesi olan yeni kabineye.

Kabine, düşündüğümüzün ötesinde olumlu ve güzel şekillenmiş. Başkan yardımcısı ile başlayalım.

Yeni sistemin bir resmi, iki gayriresmi başkan yardımcısı var. Resmi başkan Yardımcısı Fuat Oktay. Fuat Oktay’ın kim olduğunu anlamak için bir dostun Twitter’dan direk mesaj yoluyla yazdıklarında bulmak mümkün:

“Celal bey merhaba iyi akşamlar , yazılarımızı büyük bir zevkle okuyorum ve çoğu yazdığınıza birebir katılıyorum..uzun süredir devlet kurucu ayarlarına geri dönecek diye belirtiyordunuz …bu bağlamda bir öngörünüz daha kesinlik kazandı ..Üni de 2 yıl hocalığımı ve proje koçluğumu yapan Fuat Oktay aşırı derecede ulusalcı ve Atatürkçüdür..öngörünüzden ötürü tekrar tebrik ederim sizi..iyi akşamlar”

Gayriresmi Başkan Yardımcıları ise Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak ile Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank.

Kabinenin en önemli isimlerinden biri, Milli Savunma Bakanlığı’na getirilen Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar. Milli Savunma Bakanlığı’na asker kökenli birinin getirilmesi TSK için çok iyi bir tercih oldu.

15 Temmuz’dan sonra kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştı. Genelkurmay Başkanı her ne kadar TSK’nın en üst komutanı olarak kabul edilse de, idari anlamda kuvvet komutanlıkları sivil birine bağlanmış, “Genelkurmay Başkanı eski gücünü kaybetti gibi bir algı oluşmuştu.. Yeni atamayla kuvvet komutanlıkları, 3 gün önceki genelkurmay başkanlarına bağlanmış oldu. Yani o koltukta sivil biri değil, asker kökenli biri oturacak. Ki, TSK’nın teammülleri, gelenekleri için önemli bir gelişme.

Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler’in Genelkurmay Başkanlığı’na, Genelkurmay 2. Başkanı Ümit Dündar’ın Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanması, TSK’daki teammüllerin korunduğunu gösteriyor. Ümit Dündar 1. Ordu Komutanı iken, 15 Temmuz günü kalkışma hayallerini gömmüş bir komutandır.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yeni kabinede de yer alması isabetli bir tercih oldu. Zaman zaman yaptığı açıklamalarla eleştirilse de kabul etmek gerikiyor ki Soylu, terörle mücadelede önemli bir aktör oldu.

Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Ziya Selçuk, aydın, demokrat bir kişi olarak tanınıyor.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, eski Bakanlardan Ekrem Pakdemirli’nin oğludur. eski Başbakan Yardımcısı Ekrem Pakdemirli, ANAP döneminin önemli isimlerinden biridir. Merkez sağda yer alan, cumhuriyetçi, laik biri olarak bilinir. Oğlu Bekir pakdemirli de çağdaş, aydın fikirli olmakla tanınıyor.

Kabinenin önemli isimleri 16 yılın temsil ettiği anlayıştan çok farklı bir tablo.

Bu arada AYM’ye başkanlık kararnamelerini de inceleme yetkisinin verildiğini hatırlatalım. Yani herhangi bir başkanlık kararnamesi gerekirse AYM tarafından iptal edilebilir.

DEVLET YÖNETİMİ POLİTİKADAN AYRILDI

Yeni sistemin en önemli özelliğinden biri, devlet yönetimi ile politikanın birbirinden ayrılmasıdır. Şöyle izah edelim. Cumhuriyetin kurucu iradesi parlamenter sistem üzerine kuruldu, doğru. Ancak süreç içinde merkez sağ ve merkez sol beslendiği Atatürk damarlarından koparıldı.

Türk İstiklal Savaşı’nın ardından Türkiye’de politik eğilim, sol ve sağ olarak iki ana damar etrafından şekillendi.

Merkez solu, Atatürk’ün silah arkadaşı, İnönü Savaşları’nın kahramanı ve Lozan Anlaşması’na imza atan, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü temsil etti.

Merkez sağı ise; yine Atatürk’ün silah arkadaşı, İstiklal Savaşı’nın Galip Hocası, “Atatürk, seni sevmek milli bir ibadettir” diyecek kadar Atatürk’e bağlı, 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar temsil etti.

Türkiye’de Atatürk’ün solu ve Atatürk’ün sağı olarak iki ana damar Cumhuriyet’in kurucu iradesinden besleniyordu. Ancak aradan geçen süreçte Atatürk’ün solu, bölücü ideolojilerin, Atatürk’ün sağı tarikat/cemaatlerin eline geçti. Partiler üzerinden devletin kılcal damarlarına kadar sızmayı başaran, özellikle tarikat/cemaat yapılanmaları ülkeyi karanlık bir sürece soktu.

Devletin temizlenmesi şart. Ancak devlet, bir yandan kendisini içten içe kemiren politik maskeli, parlamenter sisteme nüfuz etmiş virüslerle mücadele ederken diğer yandan varlığını sürdürmeye çalıştı. Ancak devlet yönetimi ile virüslü yapının bir şekilde ayrışması gerekiyordu. Bunu bir anlamda devletin kendisini korumaya alması denebilir.

Yeni döneme ve kabineye bu gözle bakmakta fayda var.

Bu noktada, MHP’nin üstlendiği misyonla ilgili yazdıklarımı hatırlatmakta fayda var.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kayıtsız şartsız destekleyen MHP Genel Başkanı Devlet bahçeli’nin, yeni dönemin mimarı olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Bu kadar destek karşılığında hiçbir MHP’li ismin kabinede yer almamasına bu gözle bakmakta fayda var. “Bizler iktidarda değiliz ama, fikirlerimiz iktidarda” denir ya, aynen o durum.

Bu arada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yemin töreninden hemen sonra yaptığı Anıtkabir ziyaretini ve özel deftere yazdıklarını bir kez daha okuyun. Erdoğan, “Anıtkabir’e gitmiyorum” deseydi, kim ne diyebilirdi?

DÖVİZ NİYE HAREKETLİ?

Kabinenin açıklandığı gün dövizin artışı dikkat çekici. İlk kez “dış mihrakların işi” tanımını burada biz de kabul ediyoruz. Dikkat edin, 24 Haziran seçimlerinin hemen ardından “piyasalar Mehmet Şimşek’i, Naci Ağbal’ı, Ali Babacan’ı istiyor” haberleri servise kondu. “Piyasalar” derken, hangi piyasalar? Son 16 yıldaki yanlış ekonomik politikalar nedeniyle Türk ekonomisinin neredeyse tamamına yakını yabancı yatırımcıların eline geçti veya ortak oldular. Yatırımcı tanımından yabancı yatırımcıları anlayın.

Uluslararası ekonomi ve finans çevrelerinin talep ve şikayetleri turnusol kağıdıdır. Mehmet Şimşek, Ali Babacan gibi isimlerin kabinede yer almamasının uluslararası karşılığı, dövizin yükselmesi oldu.

Önümüzdeki süreçte ekonomik anlamda zor günlerin bizi beklediğini kabul edelim. Bir yandan vadesi gelen yaklaşık 150 milyar dolarlık dış borç ödemesi, diğer yandan bozulan ekonomik dengeler nedeniyle uluslararası ekonomi ve finans çevreleri tarafından ciddi anlamda sıkıştırılabiliriz.

16 yılın siyasi, sosyal, güvenlik sorunlarını bir şekilde aşabiliriz, ancak ekonomik sorunları aşmamız biraz zaman alacak ve can acıtacak.

NİXON DOKTRİNİ VE KENNEDY POLİTİKASI

Bu noktada “uluslararası gelişmelerle Türkiye’deki gelişmeler arasında birebir ilişki var” dediğimi hatırlıyorum. ABD’deki gelişmeler ime Türkiye’deki gelişmeler paralel yürüyor.

Bilindiği gibi ABD Başkanı Trump ülkesinde “savaş tanrıları” ile savaşıyor. Geçtiğimiz yıl Trump, Kennedy suikastiyle ilgili gizli belgelerin açıklanmasına izin vereceğini söylemişti. Bu çok ilginç bir açıklamaydı. 1992 yılında çıkartılan Kennedy Suikastı Kayıtları Yasası gereği, çoğunluğu FBI ve CIA’ya ait milyonlarca belgenin 25 sene içerisinde kamuyla paylaşılması gerekiyor. Bu süre 26 Ekim 2017’de doldu..

Eski ABD Başkanı John F. Kennedy, her ne kadar istemeden Küba harekatı talimatını verse de sorunlara barışçıl çözümler aramasıyla tanınıyor.. Küba füze krizi sırasında “amacımız gücün zaferi değil, hakkın tesisidir. Özgürlük pahasına barış değil, hem barış hem de özgürlüktür; burada bu yarımkürede ve umuyoruz ki, dünyada. tanrı izin verirse, bu amaca ulaşılacaktır” sözü dikkat çekicidir. Özellikle Sovyetler Birliği’ne yaptığı çağrı önemlidir: “Tüm insanoğlu için daha verimli bir yaşam temin etmek adına, kuzey ve güneyde, doğu ve batıda bu düşmanlara karşı büyük ve küresel bir ittifak oluşturabilir miyiz? Bu tarihi çabaya siz de katılacak mısınız?

Geliştirdiği doktrine ismini veren ABD’nin 37’nci başkanı Richard Nixon başkan seçildiğinde ABD Vietnam Savaşı’nın tam ortasındaydı ve kentlerdeki gettolarda yaşayan siyahların çıkardıkları ayaklanmalardan daha yeni çıkmıştı. Bir bakıma Nixson, ABD vatandaşının barış ve asgari toplumsal uzlaşma isteğini temsil ediyordu.

Nixson, Ocak 1969’da göreve başladıktan hemen sonra yabancı ülkelerdeki ABD birliklerinin sayısını azaltıp, bunun yerine küçük devletlere yapılan ekonomik ve askeri yardımları arttırmayı öngören Nixon Doktrin’ni açıkladı.

1969 Temmuz ayında ilan ettiği ve kendi adıyla anılacak bu doktrine göre ABD gelecekte Vietnam gibi bağlantılara girmeyecek ve yerel savaşlara savaşçı askerlerle katılmaktansa ekonomik ve askeri yardım verecekti.
Dış politikada Henry Kissinger’dan destek gördü. Dört yıl daha Vietnamlı Komünistlerle savaştıktan, milyonlarca ton bomba yağdırdıktan ve Kampuçya’yı istilayı kararlaştırdıktan sonra, Nixon Doktrini uyarınca bir süre sonra Vietnam’daki ABD askerlerini geri çekmeye başlayarak ülkesini Çinhindi batağından çıkarmayı başardı. Paris antlaşmaları Ocak 1973’te imzalandı.
Antikomünist kişiliğine rağmen, Sovyetler Birliği ile tatminkar ilişkiler sürdürdü, aynı zamanda bu ülkeyi ziyaret eden ilk ABD başkanı oldu. Mayıs 1972’de yapılan bu ziyaretin sonunda, ABD ile Sovyetler Birliği arasında nükleer silahların üretiminin sınırlandırılmasını öngören bir antlaşma imzalandı.
Şubat 1972’de Pekin’i ziyaret ederek 21 yıl aradan sonra Çin ile ABD arasındaki diplomatik ilişkileri yeniden başlattı.
Kendinden önceki Başkan Lyndon B. Johnson’un ihmal ettiği Batı Avrupa ile ilişkilere her zaman önem verdi. 1973 yılında Yom Kippur Savaşı patlak verdiğinde, Kissinger’ın giriştiği görüşmeler çatışmaların durmasına, sonra da İsrail ve Mısır arasında görüşmelerin başlamasına olanak verdi.

Nixson ve Kennedy ile Trump arasında nasıl bir ilişki var?

Her üç başkan da askeri yöntemler yerine karşılıklı görüşmeler ve uzlaşma yöntemlerini tercih ediyor. Her üç başkan da Sovyetler Birliği/Rusya ile silahlanma yarışı, çatışma yerine ekonomik temelli işbirliği tezini savunuyor. Her üç başkan, küresel çapta değişim/dönüşüm vaadleri ve ekonomik öncelikleri ile toplum karşısına çıktı. Ve her üç başkan, bu politikalarını kabul etmeyen güç odakları tarafından “sisteme uyum sağlamaları” için tehdit edildi/ediliyor. Dikkat edilirse Trump da diğer iki başkanın izinden gitmeye çalışıyor, aynı zorluklarla karşı karşıya.

Ancak diğer iki başkanın aksine Trump’ın avantajları var. Rusya, Çin gibi küresel belirleyici aktörler eski Çin ve Sovyetler’in hatalarını tekrarlamıyor, Trump’ın temsil ettiği politik yeni süreci destekliyor. Bir anlamda Trump’a destek veriyor. Ayrıca Nixon ve Kennedy dönemindeki “Komünist tehdit” kalmadı. Savaş tanrıları tarafından Komünizm tehlikesinin yerine idame edilen “İslamcı radikal akımlar” tehdidi de bertaraf edildi. Yani savaş tanrılarının elinde kullanabilecekleri argüman kalmadı.

Küresel değişim/dönüşüm tezimiz bu noktada haklılık kazanıyor. Bu değişim ve dönüşüm ülkemizde de hayata geçirildi.

Yeni dönemi ve kabineyi “tek adamlık” gibi yüzeysel değerlendirmeyin. Çok güçlü ve tarihi bir yeniden yapılanma gerçekleştiriliyor. Bu yapılanma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve kurucu iradenin güçlendirilmesidir.